Bu ülkede ahlak CHP gelmeden çöktü.
Gençlik uyuşturucuya sürüklenirken, aile televizyon ekranlarında parçalanırken, faiz hayatın merkezine yerleşmişken hâlâ aynı cümleyle korkutuyorsunuz:
“CHP gelirse…”
Oysa artık şu gerçekle yüzleşmek zorundasınız:
“CHP gelirse” korkusuyla iktidarını ayakta tutan anlayış, ülkedeki ahlaki çöküşle çelişiyor.
Her gün
Müge Anlı’yla uyanan,
Esra Erol’la teşhir kültürüne alıştırılan,
“Dilber”le eğlence adı altında yozlaştırılan,
faizle beslenip,
zinayla “özgürleştirildiği” iddia edilen,
ahlakı reytinge, aileyi magazin malzemesine dönüştürülen bir toplum gerçeğiyle karşı karşıyayız.
Bu tablo bir tesadüf değildir.
Bu çürüme bir ihmal değildir.
Bu düzen, bilinçli tercihlerle oluşmuştur.
Yirmi dört saat boyunca ekranlardan akan yozlaşma,
her gün normalleştirilen haram,
her gece pazarlanan rezalet;
devletin denetiminden, siyasetin sorumluluğundan ve iktidarın iradesinden bağımsız değildir.
Medya bu ülkede kendiliğinden bozulmadı; yönlendirildi.
Ekonomi kendiliğinden faiz bataklığına saplanmadı; bilerek sokuldu.
Gençlik kendiliğinden savrulmadı; sahipsiz bırakıldı.
Bugün artık sadece ahlaki çözülmeden değil,
uyuşturucuya, sanal kumara, yasa dışı bahse, dijital oyunlara ve benzeri bağımlılıklara sürüklenen bir gençlikten söz ediyoruz.
Okul çağında maddeyle tanışan çocuklardan,
telefon ekranında bahis tuzağına düşen ergenlerden,
gecesini sanal kumar masasında tüketen,
gündüzünü umutsuzlukla karşılayan bir nesilden…
Bu bir “bireysel tercih” ya da “kişisel zaaf” meselesi değildir.
Bu, sosyal politikası çökmüş;
gençliği koruyamayan, yönlendiremeyen ve geleceğe hazırlayamayan bir düzenin sonucudur.
Ve sonra çıkıp diyorsunuz ki:
“Namaz kılan bir cumhurbaşkanımız var.”
“Ayasofya’yı açtı.”
“Okullara Kur’an dersi koydu.”
“İmam hatipleri çoğalttı.”
Peki, bunlar yeterli mi?
Hayır.
Yetmez.
Çünkü mesele semboller değil, neticedir.
Namaz kılan bir cumhurbaşkanı olabilir;
ama aynı dönemde faiz bu ülkenin ana direği hâline geldiyse,
uyuşturucu sokak aralarında değil, gençliğin hayatında sıradanlaşmışsa,
sanal kumar ve yasa dışı bahis cep telefonlarına kadar girmişse,
o namaz siyaseten korunamamış demektir.
Ayasofya açılabilir;
ama aynı anda toplum eğlence kültürüyle kuşatılıyorsa,
gençler umut yerine maddeye ve sanal kaçışlara sarılıyorsa,
o fetih duvarlarda kalmış, hayata taşınamamış demektir.
Okullara Kur’an dersi koyabilirsiniz;
ama çocuklar sabah Kur’an’la,
öğleden sonra sosyal medya çamuruyla,
akşam ise uyuşturucunun ve dijital bağımlılıkların kol gezdiği bir ortamla baş başa bırakılıyorsa,
orada eğitim değil, derin bir çelişki vardır.
İmam hatip sayısını artırabilirsiniz;
ama mezun olan gençler
adaletsiz bir düzende işsizliğe,
liyakat yerine sadakate,
ahlak yerine torpile,
umut yerine uyuşturucuya ve sanal bağımlılıklara çarpıyorsa,
orada mesele okul sayısı değil, sistemin kendisidir.
Din tabelayla korunmaz.
Ahlak bina sayısıyla güçlenmez.
İnanç propaganda diliyle ayakta kalmaz.
Bir ülkede
faiz, ekonomik sistemin omurgası hâline gelmişse;
israf, devlet politikası gibi uygulanıyorsa;
adalet, zayıfın değil güçlünün yanında saf tutuyorsa;
gençlik ya umudunu bir valize koyup yurt dışına bakıyor
ya da umudunu yitirip uyuşturucuya, sanal kumara ve bahis tuzaklarına sürükleniyorsa;
kadın, gündüz kuşağı programlarında bir teşhir nesnesine dönüştürülmüşse…
Ve bütün bunlar,
çeyrek asırdır tek başına sizin iktidarınız döneminde yaşanıyorsa;
Yasama sizde,
yürütme sizde,
bütçe sizde,
medya gücü de büyük ölçüde sizde…
Dolayısıyla bugün yaşanan hiçbir ahlaki çöküşü,
hiçbir gençlik dramını,
hiçbir bağımlılık felaketini
başkalarına fatura edemezsiniz.
Artık gençliğin kayboluşunu izleyen değil;
onu koruyan, güçlendiren ve geleceğe taşıyan bir irade ortaya koymak zorundayız.
Çünkü gençlik kaybolursa,
ne ekonomi toparlanır,
ne ahlak ayağa kalkar,
ne de bu ülkenin yarını olur.
Tam da bu noktada, yaşananlardan rahatsız olan herkesin dikkatle düşünmesi gereken bir gerçek vardır:
Saadet Partisi, siyaseti korku ve gerilim üzerinden değil; muhasebe, sorumluluk ve çözüm arayışı üzerinden okumayı öneren bir çizgiyi temsil eder. Yanlışları yok saymak yerine konuşmayı, sorunları ötelemek yerine çözmeyi önceleyen bir anlayışa sahiptir. Ekonomide faizi merkeze alan değil, adil paylaşımı ve üretimi esas alan; sosyal hayatta çatışmayı değil, toplumsal huzuru gözeten bir yaklaşımı savunur. Gençliği sadece uyarılarla baş başa bırakmak yerine, onu bağımlılıklardan koruyacak sosyal ve ekonomik zemini güçlendirmeyi hedefler. Ahlak ve maneviyatı bir slogan değil, siyasetin yönünü belirleyen temel değerler olarak ele alan bu anlayış, Milli Görüş geleneğinin bugün, ilkelerinden ödün vermeden siyaset yapan temsilidir.
Bu millet artık korku diliyle oyalanmak istemiyor;
yapılanların hesabını veren, yanlışlarla yüzleşen ve yarını gerçekten inşa etmeye niyetli bir iradeyi görmek istiyor.