Dün Saadet Partisi İstanbul Milletvekilimiz Sayın Mustafa Kaya’nın kaleme aldığı “Boynu Kılıçla Kütük Arasına Sıkışan Ümmet” başlıklı yazıyı okuduğumda uzun süre düşündüm.
Gerçekten de bugün İslam dünyasının içinde bulunduğu tabloyu bundan daha çarpıcı anlatan bir benzetme yapmak kolay değildir.
Tam bu satırları düşünürken, dünyanın gözü bir kez daha İspanya’nın Kuzey Afrika’daki özerk kenti Ceuta’ya çevrildi.
Yaklaşık 50 bin insan, daha güvenli ve daha umutlu bir hayat kurabilmek için Avrupa’ya ulaşma umuduyla canını hiçe saydı. Kimileri denizi aşmaya çalıştı, kimileri sınır tellerini zorladı.
Bu görüntüler yalnızca bir göç hareketi değildir.
Bu görüntüler, ümmetin içine düştüğü çaresizliğin fotoğrafıdır.
İnsan ister istemez şu soruyu soruyor:
Yaklaşık iki milyarlık nüfusa sahip İslam âlemi neden kendi evlatlarına umut olamıyor? Neden insanlar doğdukları topraklarda huzur, güven ve gelecek bulamadıkları için ölüm pahasına başka ülkelere gitmeye çalışıyor?
Bir tarafta Gazze…
Diğer tarafta Doğu Türkistan…
Irak…
Suriye…
Afganistan…
Libya…
Yemen…
Sudan…
Arakan…
Keşmir…
Nereye baksak savaş…
İşgal…
Terör…
İç çatışmalar…
Açlık…
Yoksulluk…
Göç…
Gözyaşı…
Milyonlarca insan ya toprağını terk etmek zorunda kalıyor ya da kendi vatanında hayatta kalma mücadelesi veriyor.
Kimi bombaların altında can veriyor.
Kimi açlıkla mücadele ediyor.
Kimi ise çocuklarını kurtarabilmek için denizlere açılıyor ya da sınır tellerine doğru ölüm yolculuğuna çıkıyor.
Oysa bu coğrafya dünyanın en büyük enerji rezervlerinin önemli bir bölümüne sahip.
Yaklaşık iki milyar Müslüman bu coğrafyada yaşıyor.
Genç nüfusu var.
Stratejik boğazlara sahip.
Dünyanın en önemli ticaret yollarının merkezinde bulunuyor.
Peki bütün bunlara rağmen neden söz sahibi olamıyor?
Neden kendi evlatlarına huzur ve güven sağlayamıyor?
Elbette bu tabloyu hazırlayan dış müdahaleler vardır.
Emperyalist politikalar vardır.
İşgaller vardır.
Vekâlet savaşları vardır.
Bunları inkâr etmek mümkün değildir.
Ancak bütün suçu dış güçlere yüklemek de bizi çözüme ulaştırmaz.
Çünkü acı da olsa kabul etmemiz gereken gerçekler vardır.
Bana göre İslam coğrafyasının en büyük sorunlarından biri de, birçok ülkede iktidarda bulunan yönetimlerin kendi halklarının ve ortak ümmet çıkarlarının yerine dış güçlerle uyumlu politikaları tercih etmeleridir. Böyle bir anlayış, İslam dünyasının ortak hareket etmesini zorlaştırmakta, ekonomik ve siyasi bağımsızlığını zayıflatmakta ve ortak sorunlara kalıcı çözümler üretilmesini engellemektedir.
Biz önce kendi içimizde zayıfladık.
Birlik ruhumuzu kaybettik.
Üretimden uzaklaştık.
Bilim ve teknolojide geri kaldık.
Ekonomik bağımsızlığımızı kaybettik.
Birbirimizle ticaret yapmak yerine birbirimizle rekabet ettik.
Ortak sanayi kuramadık.
Ortak teknoloji geliştiremedik.
Ortak pazar oluşturamadık.
Ortak savunma anlayışı geliştiremedik.
Sonuçta her ülke kendi başına kaldı.
Gazze bombalanırken çaresiz kaldık.
Irak işgal edilirken etkili bir ortak irade ortaya koyamadık.
Suriye yıllardır büyük acılar yaşadı.
Afganistan onlarca yıl savaşın yükünü taşıdı.
Libya parçalandı.
Yemen açlık ve iç savaşla mücadele ediyor.
Sudan’da çatışmalar sürüyor.
Doğu Türkistan’dan yükselen feryatlar yeterince karşılık bulamıyor.
Ceuta’da insanlar umut uğruna ölümü göze alıyor.
Bütün bunlar bize tek bir gerçeği gösteriyor:
Ümmet sadece güvenlik krizi yaşamıyor.
Ümmet aynı zamanda birlik, ekonomi, teknoloji ve liderlik krizi yaşıyor.
Peki çözüm nedir?
Sadece kınama mesajları yayımlamak mı?
Sadece sert açıklamalar yapmak mı?
Sadece meydanlarda slogan atmak mı?
Hayır…
Bugün ümmetin ihtiyacı hamaset değil, güçlü bir medeniyet vizyonudur.
Tam da burada merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamızın yıllar önce yaptığı uyarılar aklıma geliyor.
Erbakan Hocamız yalnızca kendi döneminin siyasetini yapan bir lider değildi.
O, ufkun ötesini görebilen büyük bir devlet adamıydı.
Bugün yaşadığımız bu büyük krizleri yıllar öncesinden görmüş ve ümmete bir çıkış yolu göstermişti.
Aslında Erbakan Hocamızın bütün mücadelesi, yaklaşan büyük tufana karşı sağlam bir gemi inşa etme mücadelesiydi.
O gün birçok kişi bunu tam olarak anlayamadı.
Ancak bugün Gazze’ye baktığımızda…
Irak’a baktığımızda…
Suriye’ye baktığımızda…
Afganistan’a baktığımızda…
Libya’ya baktığımızda…
Yemen’e baktığımızda…
Sudan’a baktığımızda…
Doğu Türkistan’a baktığımızda…
Ve Ceuta’da yaşanan insanlık dramını gördüğümüzde…
Erbakan Hocamızın yıllar önce gördüğü tufanın bugün bütün şiddetiyle yaşandığını görüyoruz.
İşte Erbakan Hocamız bu yüzden sadece siyaset yapmıyordu.
Bir medeniyet inşa etmeye çalışıyordu.
O geminin adı Milli Görüş idi.
Bu geminin omurgası ahlak ve maneviyattı.
Yelkeni üretimdi.
Motoru ağır sanayi ve yüksek teknolojiydi.
Pusulası adaletti.
Rotası ise Yaşanabilir Bir Türkiye, Yeniden Büyük Türkiye ve Yeni Bir Dünya hedefiydi.
D-8 işte bu geminin ilk seferiydi.
Çünkü Erbakan Hocamız biliyordu ki tek başına kalan ülkeler küresel fırtınalara dayanamaz.
Ekonomisi güçlü olmayanın siyaseti güçlü olmaz.
Teknolojisi olmayanın bağımsızlığı eksik kalır.
Sanayisi olmayanın caydırıcılığı olmaz.
Birlik kuramayanların geleceğini başkaları belirler.
Bugün yaşadığımız acılar da bunu göstermektedir.
Ne yazık ki bizler yıllarca o gemiyi büyütmek yerine limanda tartışmayı tercih ettik.
Bugün ise fırtına kapımıza değil, evimizin içine kadar girmiştir.
Artık yeniden o gemiyi inşa etmek zorundayız.
Bu da ancak üretim ekonomisiyle olur.
Ağır sanayiyle olur.
Yüksek teknolojiyle olur.
Bilimle olur.
Eğitimle olur.
Adaletle olur.
İsrafı ortadan kaldırmakla olur.
Faize dayalı değil, üretime dayalı bir ekonomik düzen kurmakla olur.
D-8’i yeniden güçlendirmekle olur.
Müslüman ülkeler arasında ortak pazar kurmakla olur.
Ortak sanayi yatırımları yapmakla olur.
Ortak teknoloji üretmekle olur.
Ortak savunma ve ortak diplomasi anlayışını geliştirmekle olur.
Kısacası, ümmetin yeniden aynı ideal etrafında kenetlenmesiyle olur.
Benim kanaatime göre bütün bunların adı yıllardır Milli Görüş’tür.
Bugün bu vizyonu siyasette en güçlü şekilde temsil eden hareket ise Saadet Partisi’dir.
Bu nedenle sadece üzülmek yetmez.
Sadece eleştirmek yetmez.
Eğer gerçekten Türkiye’nin yeniden öncü bir ülke olmasını, mazlum coğrafyaların yeniden umut bulmasını ve ümmetin yeniden ayağa kalkmasını istiyorsak; çözüm üreten bu vizyona sahip çıkmak zorundayız.
Ben bu nedenle ülkemizin ve ümmetin geleceğini düşünen herkesi Milli Görüş davasına sahip çıkmaya, Saadet Partisi’ne üye olmaya, maddi ve manevi destek vermeye davet ediyorum.
Çünkü boynu kılıçla kütük arasına sıkışan ümmeti kurtaracak olan; hamasi nutuklar değil, Erbakan Hocamızın yıllar önce inşa etmeye başladığı o sağlam gemiyi yeniden denize indirmektir.
Çünkü tufan başlamıştır. Böyle bir zamanda yapılması gereken, birbirimizi suçlamak değil; Erbakan Hocamızın işaret ettiği gibi, ümmeti güvenli limana ulaştıracak sağlam gemiyi yeniden inşa etmektir.