İçinde yaşadığınız şehri mutlaka sokak sokak gezmelisiniz.

Dünya değiştirmeden önce acele ediniz, hükmü; cılız kalır, zira sağlık her an bozulup kişiler dışarı çıkamaz hale gelebilmekte.

Rahmetli annemi anımsıyorum da son günlerinde o ağır sancılarında bile İstanbul’un eski semtlerini, ulu camilerini, çeşme ve türbelerini saymıştı birer birer eski dostlarını yâd edercesine.

Hem gezilerinizi, “daha yirmi yaşında ben oraları gezmiştim deyip kestirip atamazsınız”, otuzun, ellinin, yetmişin gözlemleri öylesine farklıdır ki; her yaş aldığınızda, bir önceki seferde görmediğiniz bir detay gelip kalbinizin pencerelerini buğulandırabilir.

Önceki gün fakülte arkadaşlarımızla buluştuk.

O otuzbeş yıl öncesinin gençleri kimimiz ikiye üçe katlanmış kilolarıyla, kimimiz sağlık sorunlarıyla fakat yine de eski şehrin sevdasıyla İstanbul haritasının önemli bölümünü kat edebildik.

Güzergâhta Haseki başlangıç noktası, Samatya son duraktı.

Önümüze ilk çıkan Hacı Bayram Kaftani Camii idi.

Keyci Hatun Camii, doğduğum Haseki semtindeki bu caminin bahçesindeki kuyudan su çekerek mamalarımı hazırladığını anlatan annemle kaç kez Keyci Hatunu gençliğimde ziyaret ettiğimi anımsıyorum da.

O eski sokaklar, şairin dediği gibi “sağı anıt, solu türbe”, eski eserlerin hâlâ ayakta kalması fakat her seferinde bizleri üzen kötü restoreler.

Bayrampaşa Medresesi’nde tamam hanımlar yıllardır çok güzel faaliyetler yürütmekteler, yardım içerikli programlar ile öğrenci okutmaktalar fakat o güzelim medrese odalarının beyaz badana ile boyanması tam bir fecaatti.

Bayrampaşa’nın ruhaniyeti ne kadar büyüktür ki hâlâ aşevinde gördük ki kocaman kazanlarla yemekler pişmekte ve fakirlere dağıtılmakta.

Bakımlı bahçesinde zarif su kuyusu olan Sübyan Mektebi’ndeki ilim çalışmaları da çok harika idi, yine beyaz badanalı kubbeler ve duvarlar canımızı sıksa da duvarlardaki nefis tablolar hele rahmetli ressam Haluk Sena Arı’ ya ait resimleri görür görmez kalbim hüzünle titredi, o güzel renklerini, çizimlerini, şekillerini bırakan Haluk Hanım adeta ötelerden gülümseyişlerini üzerimizden eksik etmemekte idi.

Artık ayakta durmakta zorlanan eski kafesli evlerin fotoğraflarını çektik, ya bir daha gelmeye kısmet olmaz ya da bu evlerin ömrü vefa etmez dedik.

Koca Mustafa Paşa Camii’ne geldik, Hz. Hüseyin’in kızlarına ait olduğu söylenen türbe ve Sümbül Efendi türbelerini geçip bahçede hayır için dağıtılan lokma arabası önünde uzun kuyruk oluşturmuş insanların mutluluğunu izledik.

Hekimoğlu Ali Paşa Camii, muazzam mimarisi ile bizi ağırladı. Ali Paşa, kendi türbesi ile birlikte kütüphane, sebil, çeşme, şadırvan, tekkesi ile külliyesini yaptırmıştı. Caminin ana giriş kapısı üzerinde kütüphanenin inşaası, estetik harikası idi.

Kütüphane içinde yine küçük bir su sebilinin olması zarafetini taçlandırırken, yüksek bir maksure içerisinde el yazma kitapların saklanması, doğrusu her yerde rastlanmayan çok özel samimi bir mimari elemandı.

Bütün o gördüğümüz güzel camilerin bahçeleri de birbirinden zarif ve anlamlı mezar taşları koleksiyonu ihtiva eden açık hava müzesi idi.

Sokaklar caddeler geçip Samatya’ ya vardığımızda, eski cumbalı evlerinin yerli yerinde durduğunu görmek sevindirici idi.

Rum Kilisesi kapalı, lakin Ermeni Kilisesi, çocukların okulu açıktı. Düğün ve cenaze organizasyon dükkânlarının olması, semtte az da olsa Ermeni cemaatinin varsıllığını bildirmekte idi.

Sonra hepimizi gülümseten Sanki Yedim Camii.

Keçecizade Hayreddin, orta halli bir zattır, vezirlerin yaptırdığı gösterişli camilere özenir, lakin maddi gücü yoktur, söylenceye göre, ne zaman canı pahalı bir şey çekse yemeyip, parasını bir yerde biriktiren sonra bu paralarla cami yaptırıp muradına eren bir masal kahramanı.

Hâsılı şehir gezisi, ruhumuza değerli bir armağandır.