“En uzun menzilli” sözünü duyduğunuzda aklınıza hemen ne geldiğini biliyorum.

Yok birbirimizden farkımız.

Aynı eğitimden geçtiğimizden, aynı havaları çalıp dinlediğimizden aynı şeyleri düşündürme işini de tamamlamışlar.

Uzun menzilli füze yarışı vardır.

ABD, Çin ve Kuzey Kore’nin elli yıldır füzelere harcadığı halde hiçbirini kullanmadığı füzelerin ve öldürücü silahların parasını kendi ülkelerinin fakirlerine ve çalışanların maaşlarına harcasalardı, fakirlik sorununu çözmüş olurlardı ama o zaman da komünizmin veya kapitalizmin saltanatını süremezlerdi.

Kelime ve cümlelerin yapıcı ve yıkıcıları vardır.

Kimseyi, dil yarasıyla yaralamayalım.

Sözün uzun menzillisi ve kısa menzillisi vardır.

Talat Aydemir’in darbe teşebbüsünde ordudan atılan bir dostum anlatmıştı:

“Coğrafya hocamız bir rahatsızlık sebebiyle ağzı biraz yamuktu ve biz onun dindar bir komutan olduğunu da öğrenince kendi aramızda yarım ağzıyla dalga geçerdik.

Dersini kitaptaki gibi anlattıktan sonra, “Bütün bunları yapan Allah’tır” derdi.

Sohbetlerimizin sonunda onun ağzına göre, “Bütün bunları Allah yapar” der ve gülerdik.

Ordudan atıldık zor günler geçirdim, işin içinden çıkamadığımda o hocam aklımdan geçer, “Bütün bunları Allah yapar” der ev bana hep Allah’ı hatırlattı” demişti.

Bazı çekirdek ve taneler toprakla buluştuğu anda yeşermeye başlar, bazıları yıllar sonra yeşerir.

Güzel söz kişinin gönlüne tohum gibi düşsün. Yeşermesi aynı anda olabildiği gibi yıllar sonra göğerebilir.

Silahların atım rampaları olduğu gibi kelamın da rampaları vardır.

Kelamın rampası da sizin gönlünüzle dilinizin arasıdır.

Tüm Müslümanların gönülleri ve diller rampa gibidir; gelecek nesillere.

Her Müslüman ezberinde olanı taşır gelecek zamanlara.

Mesela İhlâs süresi (Kul hevellahü Ehad) halkımızın çoğunluğunun ezberindedir.

Her Müslüman bu süreyi önce kendi gönlüne nakşeder sonra dışındakilere nakleder.

En uzun menzilli olduğu gibi en faydalı ve insanın iki dünyasını güzelleştirecek olan söz, Kelime-i Tevhid’dir.

Rabbimiz, bütün peygamberlerin aynı kelimeyi söylediklerini şöyle haber verir:

“Senden önce gönderdiğimiz her peygambere: "Benden başka ilah yoktur, bana ibadet edin" diye vahyettik.” (Enbiya süresi ayet 21/25)

Adem aleyhisselam, çocuklarına La ilahe illallah, Adem Rasülüllah/yani “Allah’tan başka yaratan, yaşatan, yöneten ve donatan yoktur; Adem de O’nun elçisidir” diye başladı.

Nuh, İbrahim, Musa, İsa aleyhisselmalar da aynı sözü dilden dile, gönülden gönle naklettiler.

Nemrut’un, Firavun’un, silahları bu kelimenin önünde duramadılar.

Roma imparatorları bir müddet direndiler ve sonunda teslim oldular.

Ebu Leheb, Ebu Cehil geberdiler ve çocukları Müslüman oldular ve halen bu kelime her sene milyonlarca insanın gönlüne söylenmeye devam ediyor.

“Ebedi yurdumun üstünde inlemeli” diyen Akif merhumun duası kabuldür inşallah.

Şu anda Hazreti Adem aleyhisselamdan beri yalnız yurdumuzda değil bütün dünya devletlerinde günde beş defa tekrarlanmaya devam ediyor.

Biz de halen La ilahe illallah demeye devam ederken biz Muhammed Rasülüllah da diyoruz.

Yunus Emre bu ayeti şiir diliyle şöyle terceme eder:

“Taştı Rahmet deryası

Ğark oldu cümle ası

Dört kitabın manası

La ilahe illallah” deyivermiş.

Daha önceki makalelerimde okudunuz ama yeniden tekrarlayayım:

Rus asıllı, Yahudi anne ile babadan, Amerika’da dünyaya gelen Profesör Friedlander (1940-2022) 1970’li yıllarda okuduğu bir makalede bir cümleye vurulur.

Cümle şu:

“Ayakkabım olmadığı için ağlamaya başladım.

Ayaksız bir adam gördüm ağlamayı bıraktım.”

Bu sözün peşine düşer, “Bunu söyleyen adamı bulmam gerekir” der ve aramaya başlar.

Türkiye’den Amerika’ya giden Mevlevi dervişlerle buluşur ve 1970’lerde Müslüman olur.

Mevlana’ya öylesine bağlanır ki adının başına Shams/Şems ismini alır.

On yılı geçkin Mısır Amerikan Üniversitesi’nde dersler verirken Arapçayı öğrenir ve kaynağından dinini öğrenmeye çalışır.

Sözün asıl sahibi Şeyh Sadi’i- Şirazi (1210-1292)’dir.

Farsçası:

Arapçaya tercemesi:

****

Konya Yüksek İslam Enstitüsü’nde iken Farsça hocamız merhum Arif Etik bey, İlkokul diplomasıyla, Konya İlahiyat Fakültesi Öğretim Görevliliği’nden emekli olan tek insandır.

Kendi kendine Arapça, Farsça, Fransızca öğrenmiş ve imam-hatip okulları açıldığında ders kitabı olarak “Kolay Arapça” kitabını yazmış.

Hocam, Mevlana festivali için Fransa’ya gönderilir.

Paris’te kitapçılar çarşısını gezerken, Şeyh Sadi’i Şirazi’nin Gülistan isimli kitabının Fransızca tercemesini vitrinde görünce dalar dükkâna ve yaşlı kitapçıya sorar,

“Şeyh Sadi mi büyük, yoksa Eyfel kulesi mi büyük?” deyince Fransız kitapçı, “Eyfel” der.

Arif: “Nerden belli?”

Kitapçı: “Paris’in her tarafından görülüyor.”

Arif: “Elin adamı Paris’e dört bin kilometre uzaktan kitabını uzatmış, senin vitrininden görülüyor” deyince, kitapçı bir tane Gülistan kitabını alır, çok nazik bir şekilde paketler ve “Bu söz üzerine hediyemdir” diye nazik bir şekilde sunar.

Ne demiş şair Baki

“Âvâzeyi bu ‘âleme Dâvûd gibi sal

Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.” Bâki (Mahmut Abdülbaki 1526-1600).