Türkiye gelişsin, kalkınsın, zenginleşsin. Halkın geliri, refahı artsın. İmkanlar çoğalsın. Ekonomik kalkınma için modeller, planlar, programlar hazırlansın, teşvikler verilsin. Ancak ekonomik sistem ve modeller kadar ve daha da önemlisi olan insan unsuru es geçilmesin. Ahlaka, edebe, maneviyata da yatırım yapılsın. Ahlakın, adaletin olmadığı yerde huzursuzluk oluyor, başıbozukluk oluyor, iğrençlikler oluyor.

Maddi kalkınmaya ayırdığımız mesainin de tam olarak karşılığını alamamaktayız. Yanlış politikaları, yanlış modelleri orada da tatbik ediyoruz. Çok çalışıyoruz veya “çok ama verimsiz” çalışıyoruz, kendimizi yerine başkalarına, rantiyeye, faizciye kazandırıyoruz. Bu ayrı ve ciddi bir fasıldır tabi. Buradaki yanlışların acısını da çokça çekiyoruz, vatandaşın bir numaralı gündemi hala ve hala geçim sıkıntısı, gelir azlığı. İşsizlik hala bir kabus. Ancak ahlaki ve manevi yozlaşma, hatta çürüme, bu maddi sıkıntıların çok daha ötesinde bir sorun hatta “bela”, “musibet” olarak karşımızda duruyor.

İşin kötüsü bu “bela”yı, bu “musibet”i bir türlü adamakıllı tanımlamıyoruz, açıkça ortaya koymuyoruz, üzerine konuşmuyor tartışmıyor, çözüm arayışına girmiyoruz. Konuşmadıkça, yüzleşmedikçe, dertlenmedikçe bu bela daha da çökecek üzerimize. Ahlaki yozlaşma giderek ahlaki çöküntüye doğru gidecek çünkü.

Gazetelerin üçüncü sayfalarına, internet sitelerindeki ve TV’lerdeki haberlere bakmayı artık insanın ne vicdanı ne de midesi kaldırabiliyor. Adeta içten içe infilak eden bir volkan misali çok ciddi, tehlikeli ve sinsi bir “sosyal patlama”yı yaşıyoruz resmen. Bu sosyal patlama, belki Güney Amerika’dakiler gibi sokağa yansıyan tedhiş eylemleri, banka-market yağmalama görüntüleri olarak gerçekleşmiyor olabilir. Ama çok daha tehlikeli ve ciddi olduğunu da görmek gerek. Ekonomideki bozulmayı bir şekilde düzeltmek mümkün olur, insanların cebine giren parayı bir şekilde artırabilirsiniz belki… Ancak insandaki bozulma demek, bütün bir hayatın bozulması demektir ve artık haktan, hukuktan, adaletten, ahlaktan bahsedilemez bir ortama doğru yuvarlanıverirsiniz.

Önümüzdeki tehlike veya bela, doğrudan insanı hedef alıyor. İnsandaki bozulma, yozlaşma, çürüme, yani aslında ahlakın deformasyonu, doğrudan insan canını, ırzını ve namusunu hedef alıyor. Bundan daha büyük bir bela olabilir mi?

Her gün bir yenisiyle karşılaştığımız kan donduran, mide bulandıran, dehşete düşüren, aklın, mantığın, vicdanın alamayacağı korkunçluktaki olaylar, maalesef sıradanlaşmış durumda. “Yine bilmemne dehşeti” diye geçiştiriliyor artık. Taciz, tecavüz, aile içi rezillikler, şiddet, cinayet vs gibi olayların her gün bir yenisine rast geliyoruz. Buna nasıl tepki vermeyiz? Bunu nasıl görmezden geliriz?

İnsanların can, mal, ırz, namus güvenliğinin olmaması, ahlakın tahrip olduğu, yozlaştığı, çürüdüğü anlamına gelmez mi? Bunu onarmak için kafa patlatıyor muyuz? Bu belayı def edebilmek için hangi tedbirleri alıyoruz? Ahlaksızlıkların giderek barbarlık seviyesine ulaşması bile enterese etmiyor bizi. E kadar çocukların bile en aşağılık eylemlere maruz kalması bile gaflet uykusundan uyandırmayacaksa bizi, ne uyandıracak? Adını koymamış olsak da bu ahlaki çürümüşlük, en basit bir ekonomik veri kadar değerli değil mi?

İnsanlar artık adaleti, “cezaevine düşmüş tecavüzcünün içeride şişlenmesinde” arıyor. Bu bile büyük bir sorun değil midir? Böyle beklenti içinde olan insanlara, “haksızsınız” demek mümkün müdür peki? Kadına, kıza, el kadar çocuğa, bebeğe, kediye, köpeğe bile tasallut olabilen mahlukların cezasını bile kesemeyeceksek, o zaman hangi ahlaktan bahsedeceğiz? Kendi insanımızın can, mal, ırz, namusunu sapığa, tecavüzcüye, namussuza, uğursuza karşı savunamayacaksak, hangi hukuktan söz edeceğiz?

Buradaki meselede cezai yaptırım kısmı işin bir boyutu olabilir. Ancak en önemli nokta, insanı eğitmek, ahlaklı bir birey haline getirebilmektir.

“Önce ahlak ve maneviyat” ilkesi, bugün artık “En önce ahlak ve maneviyat”a dönüşmüştür.