İnsanlığın temel sorunlarının başında emperyalizmin dünyayı ve insanlığı keyfine ve çıkarlarına uygun gütmesidir. Çıkarlarını devşirirken nereden, nasıl ve ne kadar pay alacağına bakar. Bu bir anlamda genel tutumu.

Asıl tutumu ise medeniyetlerin savaşıdır. İslâm medeniyetine karşı açılmış olan Hristiyan-Yahudi iş birliğiyle olan büyük savaş. Geçmişte sadece Hristiyanların mücadele alanıyken, 19 yüzyıldan itibaren tam anlamıyla tutum değişikliğine gitti. Siyonizm’in güç kazanması, kendilerine ait mazlumluk rolünü Batı’ya karşı kullanmaları gerekirken Müslümanları tercih etmeleri Haçlı Hristiyanların işine geldi. Kendilerine Holokost töhmetinden kurtarma, pis işlerini Yahudi Siyonistlerle yaptırma onlar için daha uygun ve kabul edilebilir bir tercih oldu.

Yahudilerin sermayede güç kazanması, uluslararası boyutta egemenlik kurmaları onların işini daha da kolaylaştırdı.

Müslümanların ise türlü nedenlerle bölük pörçük olmaları, zayıflamaları, zayıfladıkça kendilerine dayanak aramaları Siyonist Hristiyan Haçlı emperyalizminin hem işlerine geldi hem de kolaylaştırdı.

Müslümanların bir kesiminin, Batı’ya yüzünü çevirmiş olanların düşünceden çok modernizm tutkuları onlar için daha çekici oldu. Batı düşüncesine adapte olurlarken düşünce üretmek, bilimde büyük mesafeler katetmek yerine sadece onları öykünmek gibi bir düzlemde kaldılar. Batı karşısında nasıl güçleniriz, nasıl ayakta dururuz, hesap soracak kendimizi koruyacak bir duruma geliriz çabaları olmadı. Batı’nın oluşturduğu sistemin içinde onların oluşturduğu kurumlarla boğuştular. İdeolojik bölünmeler, çatışmalar ülkelerinin gelişmesine değil güçlenip pay almak gibi bir sıradanlığa farkına varmadan düştüler. Sanayileşme, güçlenme ve daha etkili olma akıllarına bile gelmedi. İçinde bulundukları, yaşadıkları medeniyetlerine savaş açtılar. Yıkmayı tercih ettiler. Mevcudun korunması, geliştirilmesi, aksaklıkların giderilmesi yerine yıkım tam anlamıyla ideolojileri oldu. Bu hem sağın hem de solun temel anlayışıydı.

Sağın asıl sorunu emperyalizmden medet umması, onlarla birlikte olması, yaşaması düşüncesi egemen anlayıştı. Türkiye’yi Küçük Amerika modeliyle yaşatma ütopyasıydı. Küçük Amerika olmak demek o yapının kendisini benimsemek demekti.

Amerika uydularının ne kadar Amerika olabileceğinin fırsatını verebileceğini düşünen olmadı. Zaten böyle bir düşünce yoktu. Onlar her halleriyle yüzleriyle, olanca ruhlarıyla Batı’ya adapte olmuşlardı. Sağıyla soluyla Amerika gelsin bizi kurtarsın düşüncesi ağırlıkta.

Müslümanlar bölgelerinde birliktelik oluşturup güçlenme yerine önce kendi içlerinde ciddî anlamda çatıştılar bu çatışmalardan gözlerini açamadılar. Sorunları kendilerine fazlasıyla yetiyordu. İç sorunları azaltsalar, birbirleriyle barışık yaşasalar ve güçlenseler dışa karşı bir bütünlük oluştursalar o zaman hem kendilerine güven gelmiş olacak hem de karşıtlarını tedirgin edecekti. Birbirlerinin haklarını gözetseler, eşit, adil ve kabul edilebilir bir anlayışa sahip olsalar durum çok daha farklılaşacaktı.

Kendilerini kuşatan emperyal güçler bir sağ dayanaklı Batı, Amerika, AB, diğer taraftan sol dayanaklı Rusya ve ötesi. Onlar Müslüman bölgelerde pay kapma mücadelesi içinde iken, kimi esneklik ve katılıklar bir anlamda belirleyici oluyordu. Tercih Amerika mı, Rusya mı?

Güçler çatışmasında Batı, Amerika, Siyonizm üçgeni kontrolü tam anlamıyla ele geçirince Rusya da güçsüz kılınarak bir kenara itildi. Onun de kendi içindeki parçalanmaları, işgal ettiği ülkelerin elinden çıkması işini zorlaştırdı. Bir yandan güçlenip yeniden sahaya inme çabası bir yere kadar. Tabii ki onlar yabana atılacak değil. Diğer taraftan Çin ile Hindistan palazlanma ve güçlenme aşamasında.

Dünyanın önemli bir kesimini ve nüfusunu oluşturan Müslümanlar ne olacak?