Üzerinde yaşanan toprak ile üzerinde yaşayan insanlar, toplumlar ve milletler arasındaki ilişkiyi temsil etmede tam bir tanımlama yapılamazsa bunun ortaya çıkaracağı bazı sorunlar kaçınılmaz hale gelebilir. Bu durumun tipik bir örneği bugün ülke olarak adlandırılan Amerika, devlet olarak da nitelendirilen Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’dir. Ülke olarak “Amerika” adı yanında “Yeni Dünya” adlandırılması başlangıçta daha çok, giderek daha az kullanılmıştı. Bu ülke üzerinde yaşayan tek bir millet değil, farklı milletlere ait birçok topluluk söz konusudur. Bu yüzden kendine özgü bir kültür, bir uygarlıktan söz edilemeyeceği gibi, bu değerleri oluşturucu ortak bir zihniyet ve bilinçten de söz etmek pek kolay gözükmemektedir. İktisadi, teknik bakımdan güçlü bir düzeyde olmak tek başına ortaklaşa oluşturulmuş bir kültür ve uygarlığın var olduğu tespitine yeterli olamaz. Gerçi bu iktisadi ve teknik güç siyasette ve devletlerarası ilişkilerde önemli bir işlev görür, ama bunun da kendi mahiyetine, kurallarına uygun uygulamaya yansıtılması gerekir. Bu ise, kültür ve uygarlık değerlerini içselleştirme sorunuyla doğrudan bağlantılıdır. ABD’nin, yani “devlet”in bu alanda uzun bir deneyim sürecinde başvurduğu, gerçekleştirdiği gerek iç gerek dış olaylarda, sorunlarda, sadece güç öğesine dayandığı görülmüştür.

Önemli Alman düşünürü ya da filozofu Immanuel Kant’ın (1724-1804) “Eğitim Üzerine”* başlıklı bir çalışmasının çevirisinde “Sunuş” yazısında Amerika’ya ilişkin bir değerlendirmeden bazı cümleleri, önemli bulduğum için aktarma gereği duydum.
“Epeyce bir zamandır ülkemizde ‘gelişim psikolojisi’ ve ‘kişisel gelişim’ başlıkları altında, ferdi planda ‘pozitif enerji’den, ‘pozitif düşünme’den, ‘pozitif elektrik alma-verme’den, toplumsal planda ise ‘organizasyon gücü’nden, ‘karar alma becerisi ve karar alma teknikleri’nden, ‘etkin yönetim ilkesi’nden bahsedilmekte. Bazı Doğu öğretileri vulgarlaştırılarak, ‘kişinin kabuğunu kırması’ndan, ‘derin-iç benliğini keşfetmesi’nden(tat twam asi)dem vurulmakta. Neyi tazammun ettiği, neye taalluk ettiği düşünülmeden yerli yersiz ‘uyum’, ‘barış’ gibi ulvi sözcükler telaffuz edilmekte. Ve bu başlıklar altında yığınlarca kitap, makale vs. yayınlanmakta. Böylelikle insanla ve onun sakin olduğu dünyayla ilgili hiçbir değerlendirmesi pratik fayda ve menfaat mülahazasından öteye gitmeyen ‘Amerikan zihniyeti’, onun eşyayı algılama ve meseleleri ele alma tarzı, bu belki de dünyada kendisine en yabancı gelebilecek topraklar üzerinde hızla yaygınlaşmaktadır. Ve işin hazin tarafı dindar olduğunu iddia eden bir grup bu istilanın bayraktarlığını yapmaktadır!
Aslında ülkemizde bu ‘adaptasyonlar’ yahut intihaller, bu son örnekte iyice görüldüğü gibi, neredeyse eş zamanlı denebilecek bir hızla cereyan etmezdi. Ekseriya bir cereyan menşeinde neredeyse miadını doldurduktan, müşterilerinin çoğunu kaybettikten sonra ülkemizdeki bağlılarını yahut ‘acenta’larını bulur, serencamına böyle başlardı. Herhalde hayra yoramayacağımız bu hızı neye bağlamalıyız öyleyse? Geçirdiğimiz tehavvüle ve bu doğrultuda eriştiğimiz olgunluğa(!) mı? Yoksa dünyanın küçülmesine ve ‘Amerikanca’nın neredeyse resmi dil haline gelmesine mi?”**

Devamını gelecek yazıda aktaracağım.
*Immanuel Kant: Eğitim Üzerine, ç. Ahmet Aydoğan, İz Yayıncılık, İstanbul 2006,
**Kant, age, s. 7-8.