Din, felsefe ve bilim, aynı zamanda sanat, amaçları
bakımından ortak bir hedefe yöneliktirler, yani hakikat kavramıyla ifade
edilen olgu yu amaçlarlar. Birtakım ortak kavramlara, ilkelere veya olgulara
dayansalar da, mesela insanın akıl ve duygu etkinliği gibi, hakikate erişme
yolları kendine özgü nitelikler içerirler. Bu yöntem sorunu olarak
tanımlanabilir. Mesela dinin, mahiyetinden kaynaklanan kavram ve ilkelerini,
kendine özgü yöntemiyle değil, felsefe ya da bilimin yöntemlerinden herhangi
birini esas alarak kavramaya çalıştığımızda, onun mahiyetini sınırlandırmış
oluruz. Belki de, mahiyetini, dolayısıyla yöneldiği amaç olan hakikati
çarpıtıcı bir nitelikte konumlandırma durumunda kalabiliriz. Felsefede bunun
çarpıcı örnekleriyle sıkça karşılaşılmaktadır. Felsefi yöntem gereği hakikati
kavramaya yönelik çabalarının sonucunda Platon idea , Aristoteles form ,
Spinoza töz kavramlaştırması yaparak, dinin temel ve merkezi ilkesi olan
birlik (vahdaniyet) ilkesini ortaya koymak istemişlerdi. Felsefenin, kendine
özgü kavramı olan varlığın birliğini, din Tanrı olarak tanımlamaktadır. Eğer
din, felsefe, bilim ve sanatın amaç ve yöntemlerinin, kendine özgü
kavramsallaştırma özelliğini göz önünde tutmaz, yani sistematik düşünmenin
gereğini yapmazsak, büyük bir karmaşanın ve yanlışın içine düşmemiz
kaçınılmazdır. Nitekim Platon, felsefi yönteminin gereği olarak
kavramsallaştırdığı idea kavramını, özellikle son dönemlerinde yazdığı
eserlerinde iyi ideası şeklinde nitelendirmek durumunda kalır. Ama bunu bütün
ideaların kaynağı, aynı zamanda yaratıcısı biçiminde de tanımlamaya
başladığında, adeta sınırı aşar. Bundan dolayı sert eleştirilere uğrar. Aristoteles in
mutlak formu, Spinoza nın tek tözü (substantia) de böyledir. Çünkü ne iyi
ideası , ne mutlak form ve ne de tek töz , dinin tanımladığı Tanrı kavramı
yerine konulamaz. Aksi takdirde, büyük bir yanlışlığın içine düşülme bir
tarafa, asıl olarak düşünme etkinliğinin özünden saptırılması gibi bir durumla
karşı karşıya kalınır.
Bu bağlamda kavramsallaştırma ve sistematik düşünme,
gereğince işletilemediği takdirde insanın mugalata yapması ve genel söyleme
sarılması kaçınılmaz hale gelebilmektedir. Sayısız yeni kavramların ve sınırsız
yeni bilgilerin kullanılması, hakikatin, dünden daha doğru ve daha kuşatıcı
algılanıp kavrandığı, daha derinden içselleştirildiği anlamını da vermez. Belki
de, hakikati daha saf, yalın, içten algılama ve kavramayı karartıcı,
engelleyici, hatta saptırıcı bir niteliğe bile dönüşebilir.
Bir yargı, hüküm olarak değil, genel bir gözlem olarak
bugün İslam dünyasında, bu arada Türkiye de de düşünme faaliyeti bakımından,
kavramsallaştırma ve sistematik düşünme alanında açık bir sıkıntının bulunduğu
söylenebilir. 80 li yılların, yani 12 Eylül hareketi sonrasının yaydığı ufunet
ortamında bir reklam cıngılı şöyleydi: Alkolsüz bira! bunun mümkün olup olmadığı, değerlendirmesi, maksadı
vb. tartışmaya gerek yok. Pratik amaç, bira ya da alkol üreten firmanın daha
fazla kazanç elde etmesiydi. Benzer şekilde, aile kurumunu, dini, ahlaki ve
hukuki bir değer ve kurum olan evlilik ve nikah ile ilgili bir başka söylem ve
tartışma başlatılmıştı: Nikahsız birliktelik. Özetle dönemin ruhunu şöyle
formüle etmiştim: Alkolsüz bira, nikahsız evlilik ve imansız din (yani, haşa)
İslam! . Oluşmuş o ruhun ya da gudubet olarak üstümüze çökmüş o havanın
altında insan, erdem, toplum, devlet, demokrasi, hukukun üstünlüğü, adalet vb.
üzerinde tekrar tekrar ne kadar tartışmalar yapıldığını, söylemler ortaya
konularak geliştirilmeye çalışıldığını hatırlayalım. İyimser açıdan bakarak
insan, toplum, devlet, hukuk, adalet, iktisat, kentleşme, çevre duyarlığı,
tüketim alışkanlığının hızlı ve yaygın bir şekilde artışı, haberleşme, ulaşım
ve daha bir sürü alanda sorunların çözümlendiğini, birtakım rahatlamalar
sağlandığını varsayalım. Ancak bütün bunların sonucunda din, bilim ve sanat
alanında ne türden bir kavramsallaştırma ve sistematik düşünme yönünde gelişme
oldu, şeklinde bir soru mukadder olarak ortadadır. Gerçekten sorunlar, eni-boyu
kavranıp çözümlenmiş midir En basitinden aynı inancı paylaşan insan ve
toplumlar daha bir yakın mıdır, yoksa giderek uzaklaşmakta mıdırlar Millet,
ümmet, cihat, kardeşlik kavramları ne anlam ifade etmektedirler Ve daha iyi ve
doğru anlaşılmaları bakımından ne ölçüde kavramlaştırma ve sistematik
düşünmenin konusu olabilmiştir