Coğrafi konumu, sahip olduğu imkânlar dolayısıyla Akdeniz Bölgesi, özellikle “Ortadoğu” olarak tanımlanan bölge tarihi süreçte, kendi içinde iktidar mücadeleleriyle karışıklıklara, kargaşalara, yıkımlara, katliamlara sahne olmuştur. Pers, İskit veya Saka, sınırlı olsa da Yunan, Roma (Latin) istilaları, egemenlikleri, genel olarak halkları, toplumları belli bir iktidara tabi kılmayı amaçlamışlardı. Ortaya çıkan karışıklıklar, kargaşalar, yıkımlar, katliamlar yanında maddi ve manevi değerlerin getirilmesi, elde edilmesi, yaygınlaşması, ortaklaşılması gibi sonuçlara da yol açmıştır. Sözgelimi Yunanlar bölge üzerinde tam bir siyasi egemenlik kuramamış olmalarına rağmen, düşünce, yani felsefe ve bilim açısından ortak bir tavır ve değer üretilebilecek etkinlik alanının imkânını bildirmişlerdir. Dolayısıyla Akdeniz Bölgesi’nin kendi içinde iktidar mücadeleleri siyasi, iktisadi, toplumsal ve kültürel gelişmeleri beslemiş, yaygınlaştırmış, içselleştirmiştir. Kuşkusuz bu gelişmeler salt olumlu sonuçlar doğurmamıştır. Bazı dönemlerde olumsuz gelişmelerin yolunu da açmıştır.
Bu olumsuz gelişmelerin yolunun açılmasında gerçek anlamda köklü karışıkların, kargaşalıkların, katliamların, yıkımların gerçekleşmesinde dıştan gelen iktidarlar etkin bir rol oynamışlardır. Yakın zamanda Afganistan’da, İran’da, Suriye’de, Irak’ta, Libya’da, Sudan’da, Tunus’ta gerçekleşen olayları göz önüne almak gerekir.
Dıştan gelen iktidar isteminin, açık ve belirgin nedeni zenginlik kaynağı olarak tanımlanan petrol kaynağıdır. Bu sadece ihtiyaç duyulan bir kaynaktan yararlanmanın ötesinde, kendi iradesinin ve egemenliğinin kabul ettirilmesi, buna mutlak bir itaatin sağlanmasıdır. Kısaca bağımsız olup olmama sorunudur.
Bugün bu iradenin sahipliğini ABD üstlenmiştir. Daha doğrusu bu iradenin sahipliği ve temsili iddiasını, içinde yer aldığını düşündüğü ve kurguladığı “Batı”ya rağmen ve onun adına gerçekleştirmek isteyen ABD’dir. Elbette Batı, özellikle Kıta Avrupası’nın omurgasını oluşturan Fransa, Almanya, İtalya, İspanya bu iddia karşısında birtakım itirazları saklı tutmaktadır. Kıta Avrupası içindeki konumunu daima değişen şartlar ve imkânlar ölçeğinde yeniden tanımlama seçeneğini hazır tutan İngiltere, tarihten gelen özel ilişkileri bağlamında ABD’yi ikircikli bir noktaya yerleştirmektedir.
Bölgedeki kabile temelinde kurulmuş sözüm ona Arap devletleri üzerinde ABD, emperyalist politikasını göreceli biçimde gerçekleştirmiş görünmektedir. Bu, ABD’ye sınırsız bir iktidar ve güç sahibi olduğu zannını verdiği için, son Hürmüz Boğazı çatışmasında olduğu gibi, İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı ve ona rağmen bir egemenlik iddiasını uygulamaya yöneltmiştir. Ne var ki, tarihi birikimi ve şöyle veya böyle İslami duyarlık gereği İran’ın boyun eğmeyen tavrı karşısında kalmıştır. Üstelik ABD, hem Kıta Avrupası’nda Hümanizm ve Rönesans’ın oluşturduğu insan anlayışını, hem Akdeniz Bölgesi’nde İslam’ın oluşturduğu insan kavrayışını bir türlü kavrayamadığı için aciz bir duruma düşmüştür. Çünkü velev ki emperyalist bir güdüyle hareket edilsin, insan kavrayışı yeterli bir düzeyde değilse, herhangi bir sonuç ya da başarı sağlamanın imkânı yoktur, denebilir. Ayrıca ABD, insan kavrayışı yetisinin ve yeteneğinin bizzat kendi varlığı bakımından irdelenememiş bir sorun olduğunun bilincinde olmadığını ancak fark eder bir noktada bulunduğunu sezmiş olabilir (mi?).