Varlık, olgu ve olay şeklinde üç temel kategori kapsamına giren “şey” hakkında, genel olarak iki değer ve yargı söz konusu olabilir: Hakikat ve batıl ya da doğru ve yanlış. Ancak varlık, olgu ve olay kategorileri kapsamında yer alanların değerlendirilmesi ve onlara ilişkin yargıda (hüküm) bulunulması farklılık gösterebilir ya da kendilerine özgü değer ve yargı tanımlamalarına kaynaklık edebilirler. Böylece belirgin olarak üç temel değer ve yargı alanından söz etmek, açıklayıcı olur. Doğru, iyi ve güzel. Kısaca “doğru”, düşünce, bilgi ve bilim alanıyla, “iyi”, fiil veya eylem alanlarıyla ilişkilendirilebilir. Üçüncü değer ve yargı “güzel” olarak nitelendirilse de, diğer alanlarla hiçbir ilişkisi yoktur denilemez.
Elbette böyle bir kategorikleştirme, bir yönüyle de sınıflandırma işlemine, zihin veya akıl ölçeği bağlamında başvurulmaktadır. Çünkü içinde var olunan evren bütünlüğünü birden ve kısa yoldan insanın algılaması, kavraması, açıklaması ve anlamlandırması mümkün değildir.
Varlık, olgu ve olaya ilişkin olan hakikat değer ve yargısı çeşitli biçimlerde tezahür edebilir. Tarihi süreçte bu tezahürlerin oldukça farklı tarzlarda gerçekleştiğini gözlemleyebiliriz. İnanç alanında hakikatin tezahürleri, şartlar ve ortamlar içinde, bildirimiyle (tebliğ) görevlendirilen Rasul veya Elçiler’in söz ve eylemleriyle gerçekleşmiştir. Hz. İsa hakikati bildirmeye başladığında Ferisiler buna karşı çıkmışlardı. Çünkü onların “hakikat” olarak kabul ettikleri, Roma İmparatorluğu’nun belirlediği sınırlar içinde kendi varlıklarını, imtiyaz, statü ve haklarını ifade ediyordu. Peygamber Efendimiz, hakikati bildirmeye başladığında da, aynı olmasa bile benzer bir durumdan söz edilebilir. “Kureyş” olarak tanımlanan farklı kabileler birliğini temsil eden kişiler başta olmak üzere, açıklanmaya başlanan ve inanılmasına çağrılan hakikatin ilkelerini reddetmişlerdi. Oluşturulmuş ve yerleştirilip uygulanan düzen, “Kureyşlilere”, belli bir statü, imtiyaz, hak ve itibar sağlıyordu. Mesela Allah Rasulü’nün bildirmeye başladığı hakikatin bir ilkesi, bütün insanların eşit olduğuydu. Bildirilen hakikatin (Din) kabul edilmesi halinde, köle Ammar bin Yasir ile Kureyş’in yönetici konumunda bulunan Ebu Cehil veya Ebu Leheb’i, aynı statüye yerleştiriyordu. Dahası Kureyş’in, Allah Rasulü’nün hakikati bildirmeye başlamasını, toplumsal bir statü, birtakım imtiyazlar haklar ve menfaatler elde etme çabası veya mücadelesi şeklinde anlamışlardı. Onun için, hakikati bildirme mücadelesinden vazgeçmesi için çeşitli imtiyazlar, para ve zenginlikler, güzel kadınlar verme teklifinde bulunmuşlardı. Bir başka ifadeyle, inandıkları görece (izafi) hakikatin sağladığı iktidarları (zenginlik, ün, itibar, imtiyazlar) kaybetmektense, onu Allah Rasulü’yle paylaşma yolunu tercih etmek istemişlerdi.
Somut bir başka örneği Roma İmparatorluğu’nda görmekteyiz. Belli zamana kadar Roma İmparatorluğu’nda insanlar ve toplum iki sınıftan oluşuyordu. Bunlar Patrici ve Plep olarak tanımlanmıştı. Patrici sınıfına mensup olan, toprak dahil her türlü mülkiyet ve ondan kaynaklanan hak ve imtiyazlara, kamu görev ve yetkisini kullanmaya sahipti. Her türlü iktisadi, ticari faaliyeti yapan Plep sınıfı olmasına rağmen, onların Patricilerin sahip olduğu hak ve yetkilerine sahip olması söz konusu değildi. Siyasi ve hukuki bakımdan hak ve yetkileri yoktu. Ancak ısrarlı, kanlı mücadeleler, isyanlar sonucunda belli bir statüye, hak ve yetkilere kavuşabileceklerdir. Yine 1789 Fransız Devrimi’ne kadar Avrupa’da sadece başta Roma olmak üzere Kilise ve Aristokrat sınıf, mesela toprak mülkiyetine sahipti, daha başka hak ve imtiyazlara sahip oldukları gibi. Üçüncü Sınıf (Tiérs Etat), her türlü toprak işlerini yapmasına rağmen, böyle bir hakka sahip değildi. “Halk” kavramı daha sonra, özellikle Devrim bağlamında yaygınlık kazanacaktır. Bir Kralcı olan büyük romancı Balzac, Devrim sonrası Fransa’nın Normandiya bölgesindeki köylülerin toprak mülkiyeti mücadelesini anlatır “Köylülerin İsyanında”.
Mülkiyet, iktidarların kurulmasında, sürdürülmesinde ve kullanılmasında bir zaman için belli bir temel oluşturabilir. Buna karşılık iktidarlar, mülkiyet elde etmede, mülkiyeti yoğunlaştırma ve yoğaltmada, koruma ve sürdürmede, bazen en etkili güce dönüşebilir. Ancak hakikat, hakikatin tezahürleri kapsamında olan insan onuru, haysiyeti, temel hak ve özgürlükleri, insanların eşitliği, yönetimlerin özü olan adalet, nasafet ilkeleri karşısında ilelebet varlıklarını sürdüremezler. Bu arada çekilen yoksunluklar, yoksulluklar, haksızlıklar, zulümler, itibari imtiyazlar, statüler, haklar, mülkiyetler, mutlaka mülga olurlar, yerlerinde yeller eser ancak. Hakikat, daima ortaya çıkar, hükmünü icra eder.