Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke’de hayata geçirdiği Ortak Savunma Anlaşması; Türkiye’nin teknolojik gücünü, Pakistan’ın nükleer caydırıcılığını ve Suudi Arabistan’ın finansal ağırlığını aynı masada buluşturarak kâğıt üzerinde tarihî bir güç birliği vaat ediyor. Ancak anlaşmada netleştirilmesi gereken çok önemli detaylar var. Özellikle İran’ın durumu ve pozisyonunun tam olarak netleştirilmeye ihtiyaç var. Hatta ilk adım olarak Mısır ve İran’ın da bu birlikteliğe dahil edilmesi gerekiyor.
"Mekke Ortak Savunma Anlaşması"nın akibeti “İslam Ordusu”na benzemesin
2015 yılında büyük vaatlerle kurulan fakat Gazze’de taş üstünde taş kalmazken tek bir askerî refleks dahi gösteremeyip tarihin tozlu sayfalarına gömülen "İslam Ordusu" hüsranı hâlâ hafızalardaki tazeliğini koruyor. Bölge ülkeleri Batı'nın askerî şemsiyesinden sıyrılıp kendi güvenlik mimarisini kurma iddiasındayken akıllara takılan asıl soru şu: Mekke’de atılan bu imzalar ümmetin izzetini koruyacak kalıcı ve bağımsız bir savunma iradesine mi dönüşecek, yoksa süslü beyanatların ardından ilk krizde sessizliğe gömülecek yeni bir hayal kırıklığı mı olacak?
Mayınlı alanlar acilen temizlenmeli
Sürecin en mayınlı ve acilen cevap bekleyen boyutu ise bölgesel fay hatlarının ve ABD varlığının bu denkleme nasıl oturtulacağıdır. Bölgenin ana aktörlerinden İran’ın bu yapının tamamen dışında bırakılması ümmetin vahdetine gölge düşürürken, çok daha tehlikeli bir senaryoyu önümüze koyuyor:
İşin sonunda Türkiye ile İran karşı karşıya getirilmesin
Washington ve Tel Aviv hattında tırmanacak bir çatışmada Tahran, Suudi Arabistan topraklarında konuşlu Amerikan üslerini hedefe koyarsa ne olacak? Anlaşmadaki “birimize yapılan saldırı hepimize yapılmıştır” maddesi gereğince, Suud’daki ABD varlığına yönelik bir misilleme Suudi Arabistan’a yapılmış bir saldırı sayılarak Türkiye’yi komşusu İran ile karşı karşıya mı getirecek? Mehmetçiğin ve Müslüman coğrafyanın Amerikan karargâhlarına kalkan edilmesi riskine karşı Ankara’nın takınacağı tavır, bu anlaşmanın Batı’ya siper mi olacağını yoksa Hakiki İslam Birliği’ne mi hizmet edeceğini belirleyecek.
Mekke-i Mükerreme’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in katılımıyla gerçekleşen imza töreni, bölge diplomasisinde geniş yankı uyandırdı. İmzalanan "Mekke Ortak Savunma Anlaşması"; kolektif savunma esaslarından ortak askeri tatbikatlara, savunma sanayii entegrasyonundan istihbarat paylaşımına kadar geniş bir iş birliği çerçevesi vaat ediyor.
Metinde, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde yer alan "meşru müdafaa hakkı" esas alınarak, üye ülkelerden birine yapılacak silahlı saldırının tüm taraflara yapılmış sayılacağı deklare ediliyor. Bölgesel tehditlerin ve Siyonist rejim şımarıklığının tırmandığı bir dönemde Türkiye’nin tecrübesi, Pakistan’ın ordusu ve Suud’un sermayesi aynı potada eritilmek isteniyor. Ancak şatafatlı salonlarda atılan imzaların ötesinde, saha gerçekleri çok daha ciddi sorular barındırıyor.
2015 "İSLAM ORDUSU" DERSİ UNUTULMADI: TARİH TEKERRÜR MÜ EDECEK?
Mekke’de kamuoyuna duyurulan bu adımlar, akıllara hemen 15 Aralık 2015 tarihinde 34 ülkenin katılımıyla kurulan "İslam Ordusu" girişimini getiriyor. O dönemde de manşetler atılmış, toplantılar düzenlenmiş ve İslam dünyasının ortak bir askeri güce kavuştuğu propagandası yapılmıştı.
Ancak o günden bu yana yaşanan krizler, kurulan yapının kâğıt üstünde kaldığını acı bir şekilde gösterdi. Siyonist terör devleti İsrail Gazze’de soykırım yaparken, kadın ve çocukları bombalayıp Mescid-i Aksa’yı kuşatırken o sözde ordu tek bir pratik refleks dahi gösteremedi. Birkaç sembolik tatbikatın ardından fiilen yok hükmüne gelen bu tecrübe hafızalardayken Millî Gazete olarak soruyoruz: Mekke Anlaşması da geçmişteki örnekler gibi kriz anında geri çekilecek bir temenni metni mi olacak, yoksa somut bir iradeye mi dönüşecek?
KRİTİK HESAP: İRAN BU ANLAŞMANIN NERESİNDE?
Anlaşmanın en zayıf ve soru işaretleriyle dolu noktası, bölgenin önemli ülkelerinden İran’ın denklem dışında mı bırakıldığı sorusu oldu. Siyonist rejim ve ABD emperyalizminin bölgedeki ana hedeflerinden biri olan Tahran’ın bu güvenlik yapısının dışında tutulması, anlaşmanın niteliği hakkında ciddi şüpheler uyandırmaktadır.
Emperyalist güçlerin öteden beri uyguladığı "Müslüman’ı Müslüman’a kırdırma" politikaları göz önüne alındığında, komşu İran’ı dışlayan veya ona karşı bir cephe izlenimi veren bir yapı, ümmetin vahdetine hizmet etmekten uzaktır. Hakiki bir bölgesel güvenlik mimarisi, mezhepsel ve siyasi kırılmaları derinleştirerek değil, bölge ülkelerinin tamamını emperyalizme karşı birleştirecek bütüncül bir anlayışla mümkündür.
MAYINLI ALAN: İRAN SUUD'DAKİ ABD ÜSLERİNİ VURURSA TÜRKİYE NE YAPACAK?
Anlaşmanın en sıcak ve tehlikeli testi tam da bu noktada karşımıza çıkmaktadır. Bölgede ABD ve İsrail’in İran’a yönelik muhtemel bir saldırısında, Suudi Arabistan topraklarında bulunan Amerikan askeri üslerinin ve komuta merkezlerinin kullanılacağı açık bir gerçektir.
Böyle bir senaryoda misilleme hakkını kullanacak olan İran’ın, Suud topraklarındaki Amerikan tesislerini hedef alması durumunda nasıl bir mekanizma işletilecektir?
Suud sınırları içerisindeki ABD üssüne yapılan saldırı, anlaşma kapsamında "Suudi Arabistan’a yapılmış bir saldırı" olarak mı kabul edilecek?
Türkiye ve Pakistan, Amerikan üslerini korumak bahanesiyle komşuları olan bir diğer Müslüman ülke İran ile askeri olarak karşı karşıya mı getirilecek?
Mehmetçik ve Müslüman coğrafya, ABD’nin Orta Doğu’daki işgal karargâhlarına siper mi edilecek?
Bu soruların cevabı diplomatik yuvarlak cümlelerin ardına gizlenemeyecek kadar hayatidir. Türkiye’nin ve Mehmetçiğin askerî varlığı, ABD emperyalizminin bölgedeki üslerini güvenceye almak için kullanılamaz!
ÇÖZÜM: BATI GÖLGESİNDE DEĞİL, HAKİKİ İSLAM BİRLİĞİ'NDE
Millî Gazete olarak bir kez daha haykırıyoruz: Müslüman ülkelerin kendi aralarında savunma ittifakı kurması, güçlerini birleştirmesi ve Batı'ya olan bağımlılıktan kurtulması şarttır ve hayati önemdedir. Ancak bu ittifak;
İçinde ABD ve Batılı askeri üslerin barınmadığı,
Birinci dereceden tehdit olarak Siyonist İsrail rejimini tanımlayan,
İran dâhil hiçbir Müslüman ülkeyi dışarıda bırakmayarak ümmetin tamamını kucaklayan,
Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamızın temellerini attığı D-8 ilkeleri ve Hakiki İslam Birliği vizyonuna dayanan bağımsız bir anlayışla mümkündür.
Süslü imzalar ve fotoğraf kareleri tarih yazmaz; tarihi yazan kriz anında gösterilen samimi ve kararlı duruştur. Türkiye, emperyalist odakların çizdiği sınırların içinde bir güvenlik kalkanı değil; ümmetin izzetini, mazlumların hakkını ve Hakiki İslam Birliği’ni esas alan bağımsız bir iradenin öncüsü olmak zorundadır.




