“Eşimi çok sevmiştim, ailem yaşımın küçük olması hasebiyle karşı çıkmış fakat ben her şeyi göze almış ve evlenmiştim. Aşk denen duyguyu ilk defa yaşıyordum ve sevdiğim kişiyle evlenmiştim. Kendimi dünyanın en şanslı insanı olarak görüyordum. Evliliğin ikinci yılından sonra evliliğimin hiçbir heyecanı kalmadı. Büyüsüne kapıldığım aşk yavaş yavaş sönmeye yerini alışkanlığa terk etmeye başlamıştı. Eski günleri arıyor fakat bulamıyordum. Nefsim beni hep kötü yöne doğru sürüklüyordu. Eşimi eleştiriyor, yaptığı her şeyde bir kusur arıyordum. Evliliğim artık yavaş yavaş çatırdamaya başlamıştı. Kendime kızıyordum ama nefsime söz geçiremiyordum. Çok zayıftım, istediğim şey olmadığında etrafımdaki insanlara zarar veriyordum. Evliliğimin onuncu yılında sorunlarımız iyice büyüdü ve birbirimize tahammül edemez hale geldik. Ayrıldık ama nedense içimde bir burukluk vardı. Ayrıldıktan kısa süre sonra hatanın tamamen kendimde olduğunu anladım ve özeleştiri yapmaya başladım. İkinci bir aşk ihtiyacı hissediyordum ama o da zamanla alışkanlığa dönüşecekti. Sonu yoktu bunun. Hayatıma çeki düzen vermeli ve çevremdeki insanları üzmekten vazgeçmeliydim. Ama bunu başarmam uzunca bir tedaviden sonra gerçekleşti. Şimdi geriye bakıyor ve hatalarımı daha net görüyorum ama bazen hataların telafisi olmuyor…” (M.Y)
Yukarıda zikredilen ifadelerin, hepimiz için tanıdık ifadeler olduğunu düşünüyorum. Fakat insanlarımızın çoğu hatanın farkına vardıktan sonra da geri dönmeyi başaramazlar. “Sorunun kaynağı eşimdi” der ve sorumluluktan kaçarlar. Oysa haz bağımlılığına yakalanan ve kendini haz peşinde koşmaktan alıkoyamayan her insanın tıpkı bu kardeşimizin yaptığı gibi nerede hata yapıyorum sorusunu sorması ve hayatının rotasını duyguların elinden alıp iradeye teslim etmesi gerekir. Batılı bir düşünür “aşk duygusu yeni nesillerin ortaya çıkması için verilmiş bir duygudur. Eğer cinsler arası çekicilik ve aşk olmasaydı belki de üreme olmazdı” der. Aşk bütün kültürlerde tabi bir duygu olarak kabul edilir ve doğal seyrinde yaşanır. İslam kültüründe ise duygular doğallık içinde kabul görürken, çizilmiş sınırların korunması tavsiye edilir. İnsanoğlu evlilik öncesi yaşanan duygu yoğunluğunun evlendikten sonra da devam etmesini arzu ediyor. Fakat zamanla birlikte aşk, sevgiye dönüşüyor ve bu durum çiftler arasındaki bağı daha kalıcı hale getiriyor. Fakat insanın zihni geçmişte yaşadığı duygu yoğunluğunda takılıp kalır ve bir türlü önünü göremez. Oysa aşkta çekicilik ön plana çıkarken, sevgide emek ön plandadır. Çiftler geçen zamanla birlikte büyütüyorlar sevgiyi. Yapılan fedakarlıklar, verilen emekler ve eve canlılık katan çocuklar aşk duygusunun önüne geçiyor, geçmelidir de. Fakat, yaşamı sadece geçici hazlarla anlamlandıran günümüz insanı hazdan kopmak istemiyor, bunun için bir çok şeyden vazgeçebiliyor. Evliliğini sonlandırıyor, arkadaş ilişkilerine sınır getiriyor, aile ve akrabalarla bağını koparıyor. O sadece haz peşinde koşuyor.
Aşk geçici sevgi ise kalıcıdır. Çünkü sevgide birlikte büyütülen bir emek ve zamana atılmış bir imza vardır. O yüzden kendini bilen insan eşi ve çocukları ile büyüttüğü sevgi ve emeğin kıymetini bilir ve yatırımlarını bu alana yapar.