Siyasi parti kavramı ölçeğinde, insanın toplumsal bir varlık olması dolayısıyla, diğer insan bireyleriyle ve toplumla ilişkilerinin çok yönlü bir anlam taşıdığı belirtilmelidir. Söz konusu ilişkileri kendi içinde ayrıma tutma zorunluluğu nedeniyle, kavramlaştırmalar ve alan belirlemeleri, yani adlandırmaları yapma gereği yapılmaktadır. Bu kavramlaştırmalar ve belirlemeler, aynı zamanda insanın varlığını tamamlayan ve ihtiyaç şeklinde de tanımlanabilen niteliğinden kaynaklanmaktadır. Sözgelimi, bir özdeyiş halinde ifade edilen, “insan düşünen bir hayvandır” deyimi, insanın düşünme yetisini (meleke), o da akıl ya da muhakeme yapma yeteneğini işaret eder. Bu yüzden, düşünme yetisinin harekete geçirilerek ortaya çıkan, basit anlamda, düşünce olarak adlandırılmaktadır. Ancak, daha anlaşılır hale getirmek için ayrıntılı bir ayırma, sınıflandırma, adlandırma ve tanımlamaya ihtiyaç, hatta zorunluluk duyulduğu için, mesela bilimsel düşünce, felsefi düşünce, metafizik düşünce, dini düşünce, ahlâki düşünce, edebi düşünce, siyasi, iktisadi düşünce gibi adlandırmalar yapılmaktadır.

Genel olarak, insan, onun yeti ve gücü, kısacası onun zihni ve ameli, yani düşünsel ve eylemsel varlığı ve boyutuyla ne kadar çok araştırılarak incelenmiş, sorgulanmış ve irdelenmişse, o nispette hem daha iyi anlaşılabilmiş, elde edilen şey de fazla ve değerli ve yararlı olabilmiştir. Bütün bunların birleşim ve toplamı kültür ve uygarlık kavramıyla tanımlanarak ifade edilmektedir.

İşte, siyaset ve onun tanımlanması, anlaşılması ve kavranılması bağlamında, son yüzyıllar düşünce ve bilim alanında kavramlaştırılan “parti” kelimesi, öncelikle siyaset alanının simgesi niteliği kazanmıştır. Bunun anlamı, herhangi kuruluş, kendiliğinden “parti” olarak tanımlanamaz. Çünkü “parti” olarak adlandırılması için, toplumsal ilişkinin hukuki, iktisadi, ahlâki, fikri vb. açılardan belirginleştirilerek kabul edilir düzeye getirilmesi gerekmektedir. Onun için, mesela “dernek” (cemiyet), “vakıf” ve benzeri kuruluşların amaçları ve ona yönelik faaliyetleri, kendi bağlamlarında siyasetle ilişkili yönleri bulunsa bile, siyasi parti olarak tanımlanmamıştır. Meğerki kurulan bir dernek veya vakıf, siyaset olgusunu inceleme, araştırma yapmak üzere kurulup faaliyette bulunmuş olsun. Çünkü bu ve benzer kuruluş veya örgütlenmeler, amaç olarak, devletin yönetmek üzere tevdi ettiği “iktidar” yetkisini üstlenme konumunda değildirler.

Oysa siyasi parti, kavramın içeriği gereği devletin yönetme yetki ve sorumluluğunu üstlenmek üzere tanımlanmışlar, faaliyetleri de bu doğrultuda gerçekleşmek zorundadır. Sözgelimi, siyasi parti adıyla kurulup, devletin yönetme yetki ve sorumluluğunu üstlenmiş bir parti, bireylere ve toplumun bir kesimi veya bütününe, iktidar gücünü kullanarak kendi anlayış ve görüşünü dikte etmeye başladığı anda, asıl varlığına ve kimliğine aykırı davranmaya başlamış demektir. Nitekim yakın zamanlara kadar, azalmış da olsa bazı ülkelerde, mesela Kuzey Kore’de, Afrika ve Latin Amerika’nın bazı ülkelerinde seçimle iktidara gelerek böyle bir uygulama yapan “partiler” bulunmaktadır. Ne var ki, bu ülkelerde, söz konusu partiler iktidar gücüne yaslanarak toplumda kendi anlayış ve isteklerine göre bir düzen ve “istikrar” sağlamış görünseler bile, insan ve toplumun temel ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalmaktadırlar. Bazı alanlarda birtakım atılımlar ve başarılar göstermeleri, sadece psikolojik bir tatminden öteye gidememektedir. Sözgelimi, toptan bir kalkınmadan, fert başına düşen gelir dağılımından, toplumsal adalet, düşünce, bilim ve sanat alanında ortaya konulan verimlerden yoksunluğu ve yoksulluğu gizleyememektedir. Daha açık ifadeyle, evrensel değerler olarak gözetilmesi ve gerçekleştirilmesi gereken, temel insan hak ve özgürlükleri, bu ülkelerde ya çok sınırlı bir uygulama alanı bulabilmekte ya da yok sayılmaktadır.

Oysa devletin iktidar yetki ve sorumluluğunu tevdi ettiği siyasi parti, kendi imkân, anlayış ve imkânları çerçevesinde, insan ve toplumun temel ihtiyaçları olan maddi-manevi gelişimi, eğitim ve sağlık, güvenlik ve adalet, inanç ve düşünce hak ve özgürlükleri, çalışma hakkı gibi hak ve özgürlüklerin gerçekleştirilmesini sağlamak durumunda, hatta zorundadır. Aksi takdirde, belli bir süreliğine kendisine tevdi edilmiş yetki ve sorumlulukları ihlal etmiş, yerine getirmemiş, kimi zamanlarda da gasp etmiş sayılabilir. Yetki ve sorumluluklarını yerine getirmemiş, ihlal etmiş ya da bilerek-bilmeyerek kötüye kullanmış siyasi iktidarlar, dolayısıyla partiler, toplumsal ve hukuki meşruiyet sorunuyla karşı karşıya gelirler. Kaldı ki, bu tür iktidar ve partilere, itaat edip etmeme bir sorun olarak Batı’da XV-XVI. yüzyıllardan itibaren tartışılıp belli bir ortak görüş oluşturulmuştur. Fazla üzerinde durulmamış olsa da, Müslüman düşünürlerin bazılarınca ve kimi hukukçuların eserlerinde “zalim hükümdara itaat” edilip edilemeyeceği konusu irdelenmeye çalışılmıştır. Sorun bugün de güncelliğini korumaktadır denebilir.