Rahmetli babam daha lise yıllarındayken ayakkabı boyar, simit satarmış. Paraya ihtiyacı olduğundan değil, çünkü rahmetli dedem de Almancıydı. Bu durum bizden önceki kuşakta bir kültür gibiydi. Üniversite yıllarında dedemin kendisine aldığı arabası ile çelik tencere satarmış. Bagajında çelik tencerelerle sokak sokak satış yapmaya çalışırmış. Bu alışkanlığı muhtemelen dedemden öğrendiklerinden ve daha çocuk yaşlarda babasının Almanya’ya gittiğinden dolayı evin en büyük erkek çocuğu olarak üzerine düşen sorumluluktan da kaynaklanmış olabilir. Üniversiteden sonra öğretmenlik hayatına başlayan babam, kısa süre sonra ticarete atıldı.

Bundan sonrasını ben gayet net olarak hatırlıyorum. Düşünün 15 yaşında evlendirilmiş bir genç ve 17 yaşındayken ben dünyaya gelmişim. Babam lise sondayken ben varım. Aramızda 17 yaş vardı. 90’lardan itibaren hem öğretmenlik yaptı hem de ticaret. Beyaz eşya, mobilya satışı, bilgisayar dükkânı, temizlik malzemesi ve baharat toptancılığı, marketçilik, zayıflama çayı, motor katkı yağı satışı, tekstil ürünleri satışı, tüp dükkânı, simit sarayı, çikolata dükkânı bunlardan bazıları. Tabii çok zor günler de geçirdik. İşler genelde yolunda gitmedi. Haliyle ailemizle birlikte biz de sıkıntılar içerisinde büyüdük. Çok şükür, zor günlerdi, çok üzüldük, ağladık, yorulduk, sendeledik, düştük ama her defasında ayağa kalkmaya çalıştık. Başka ne yapabilirdik ki!

Ben de ilkokuldan sonra hep çalıştım. Gezerek, dolaşarak, tatil yaparak geçirdiğim bir yaz dönemini hatırlamıyorum. Şimdilerde “altıncı sınıftan sonra mutlaka evlatlarınızı çalıştırmanız çok faydalı olacaktır” diye her defasında yazıp söylerim. Bu defa başka bir konuya dikkatlerinizi çekmek istiyorum.

Çalışma kültürü ve disiplin öncelikle ailede başlayan şeyler. Şöyle ki, bundan çeyrek asır öncesine kadar lise okuyan öğrenciler hem okuyacakları üniversite ve bölümü hayal eder hem de ticari işler düşünürlerdi. Zamanla bu vizyon yerini devlete kapağı atmaya bıraktı. Önce anne babalar bu anlamda çocuklara psikolojik baskı uygulamaya başladı. Zaman içerisinde bu psikolojik baskı gerçekliğe dönüştü ve bugünlere geldik. Aynı dönem içerisinde özellikle dizilerde, az çalışan, çok kazanan ve sürekli gezen tozan tipler rol model olarak sunulur oldu. Gençlerimiz üniversiteyi bitirdikten sonra masa başı bir iş, lüks arabalar ve şatafat içerisinde bir hayatı hayal etmeye başladı. Bugün geldiğimiz noktada artık iş çığırından çıkmış durumda. Evet, ülkemizde gerçekten ciddi bir işsizlik sorunu var ve aynı zamanda ciddi bir tembellik sorunu da var. Hatta şöyle söyleyebilirim ki, bana sorarsanız tembellik sorunu işsizlik sorununu geçmiş durumda.

Bir anlamda “devlet iş bulma kapısı değildir” söylemi çok yerinde. Evet, devlette çalışanlar olacaktır, devlet belli bir sayıda vatandaşına iş de verecektir ama herkes devlette çalışmak durumunda değildir. Devlet kurumlarında rahat bir iş peşinde koşma hayali aynı zamanda nice vatan evladı cevherlerimizin de un ufak olup gitmesine sebep oluyor. Özel sektörde gayret etseler, kendileri girişimde bulunsalar, gerçekten kendi hayallerinin peşinden gitseler belki de her şey çok daha güzel ve verimli olacak. Eğer bizler, anne babalar olarak çocuklarımızın vizyonunu rahat bir iş, güzel bir ev, lüks bir araba sahibi olma seviyesine düşürürsek, onlara en büyük kötülüğü yapmış oluruz. Eğer küresel ölçekteki rekabetin içinde olmak istiyorsak, gelişmiş ülkeleri yakalamayı bırakın, onların da önüne geçmek istiyorsak o zaman evlatlarımızın hayallerinin peşinden gitmelerine müsaade etmek durumundayız. Bırakın denesinler, hata etsinler, başarısız olsunlar, düşsünler, tekrar kalksınlar, yeniden denesinler. Emin olun, bu hepimiz için çok daha faydalı olacaktır. Unutmayın, güçlü kişilikler zor zamanlarda yetişir ve konfor sadece zayıf kişilikler üretir. Onlara, insanın ruhunu çürüten konforu reva görmeyin.