Seçimlerin yaklaşmasıyla beraber zaten sürekli tansiyonu yüksek ve tartışması haddinden fazla olan siyaset daha da ısındı. Türkiye, öyle bir ülkedir ki zaten, siyaset sürekli sıcaktır, tansiyonu yüksektir, harareti hiç düşmez. Polemiği, tartışması boldur ancak “atılan taş, ürkütülen kurbağaya değer mi”, yani siyasi kavgalar neticesinde anlamlı bir sonuç ortaya çıkar mı, işte orası da muallaktır.

Türk siyaseti, bir nevi “havanda su dövme” makamıdır. Türk siyasetçisi, pragmatizmin ve popülizmin vücut bulmuş hali gibidir. Bugün siyasi iktidarın “müjde” diye sunduğu birçok hususu, bundan sadece birkaç sene önce “kati dille yalanlaması” veya yapılmasını isteyenlere geçmişte sert karşılık vermesi, “dün dündür, bugün bugündür” tutarsızlığı çerçevesinde ele alınması gereken, “sıradan” şeylerdir sadece.

Siyasi iktidarın, “koltuğu kaybetmemek”, dolayısıyla da “seçimi kaybetmemek” odaklı yaklaşımları, bolca “belden aşağı” vuruşlar içereni yer yer hakarete de varan bir tavır ortaya koyuyor. En basitinden, muhalefetin oluşturduğu ittifaka hemen her fırsatta “illet”, “zillet” şeklinde hitap etmek bile, en hafif tabiriyle “ayıp” kaçıyor.

Neticede siyasi mücadele ve onun “er meydanı” sayılan seçimler, her şeyden önce bir “yarış”tır. Bunu bir tür düşmanlığa dönüştürmeye çalışmak, söylemlerde her fırsatta nefret ve öfkeyi öncelemek de bu yarışma ruhuna ve centilmenliğe aykırıdır. Seçimleri kaybetmek de, şayet hesabı verilemeyecek bir durum söz konusu değilse, dünyanın sonu da değildir ve siyaset çerçevesinde de gayet normaldir.

Bütün bu yalın gerçeklere rağmen, hala ve ısrarla kutuplaştırmayı ve toplumsal nefreti körükleyen bir siyaset tarzını benimsemek, bunu derinleştirerek “safları sıklaştırmak” peşinde koşmak da sorumsuzluğun dik alası olduğu kadar büyük bir vebaldir. Siyaset uğruna milyonlarca insanın birbirine düşman olmasını körükleyen bir vebali yüklenmek de akıl karı olmasa gerek.

Seçimlerin yaklaşmasıyla para musluklarını sonuna kadar açan siyasi iktidar, geçen sene uyguladığı “enflasyonist ortamda faiz indirmek” politikası(!) ile ekonomiyi ve halkı düşürdüğü durumdan zerre ders çıkarmadığını göstermeye devam ediyor.
Baz etkisi haricinde enflasyonu düşürecek hiçbir somut adım ve önerisi olmadığı halde, yıl sonu enflasyonu için kendilerinin bile inanmadıkları yüzde 20’lerden bahsediyorlar. Vergi, harç ve ceza gibi vatandaşın sırtında binen yükler söz konusu olunca yüzde 123’ü uygun görenler, yüzde 20’nin lafını bile etmiyor.

Bu senenin günah keçisi olarak seçilen (ki her sene farklı bir günah keçisi bulunuyor, depocular, pazarcılar derken sıra marketçilere geldi bu sene) marketler, siyasi iktidarın telkin ve belki de talimatları gereği bir anda “fiyat sabitleme” gibi bir “şey”e geçiş yapıverdiler. Faiz oranlarının talimatla düşürülemeyeceğini, düşürülse bile ekonominin işleyişi açısından bu durumun sağlıklı neticeler vermeyeceğini bir türlü anlayamayan siyasi iktidar, şimdi de “fiyat sabitleyerek” enflasyonu düşüreceği hayalini satıyor. Bakan Nebati, “Her ne kadar yüksek enflasyon hepimizin canını yakmış olsa da aldığımız önlemlerle onun da boynunu aşağı doğru kırmış durumdayız” dese de, “fiyat sabitleme” dışında ortada önlem(!) görünmüyor.

Seçimler öncesi, para musluklarını açarak ve fiyat sabitleme gibi palyatif ötesi, tedbir bile denemeyecek komedilerle fiyatları dizginleyerek vatandaşın gözünü boyamak ve bu sayede seçimleri kazanmak isteyen siyasi iktidar, bir kez daha ekonomik krizi ve bunun halka yansımalarını büyütecek bir yola girmiş bulunuyor.

Siyasi manada toplumsal kamplaşmaları ve nefreti artırarak, ekonomik manada da sorunları çözmek yerine halının altına süpürerek ve sorunları daha da büyüterek girilen bir seçim sath-ı maili, inşallah hayırlı bir neticeyle sonuçlanır. Yoksa halkın daha da büyük oranda ve hızla fakirleşmesi dışında bir sonuç göremeyeceğiz.