Aslında yeryüzünün bir minyatürü gibi pazar yerleri.

Her tezgâh, bir ülke gibi yan komşusunda gözü, kulağı.

Hepsi, tek başlarına kendileri en çok satmak, en çok

kazanmak istemekte. Akşama kadar dağ gibi bezelyesi kımıldamamışsa, paşmakçı

bir tane paşmak satamamışsa; kaşlarının altında gülümsemektedir,

beceriksizliğine komşusunun.

Biraz da iletişim zayıflığından pazar esnaflığını, iyice

kadınlar ele geçirmektedirler.

Mutad çağrıları, insanlığın bu cinsinedir gerçi:

-ablaa domatese gel.

Abla gel dese de, gelen ablaları, ilk fırsatta

azarlamaktadır:

-domatesleri elleme, ben vereceğim.

Sığırdili ailesinden sert yapraklı bir bitki çeşidi

engerekotu gibi bu böğrültü, elini yakmış ve korkmuştur kadın.

El çabukluğu ile birkaç çürüğü çoktan yerleştirmiştir

poşete.

Devlet hastanesinde doktor olan arkadaşım,  hastanenin kasvetli havasından sonra eve

dönerken mutlaka pazar yeri dolaşırım o renkler, bolluk, bereket; ruh sağlığıma

çok iyi gelir , demekte.

Alıcısı kadın satıcısı kadın semt pazarlarında tezgâhlar

biraz da evlerinde sıkılanlar için bir terapi merkezi. Bluzların arkasındaki

taşa oturup sigarasını içen kadına sormaktalar:

-ne kadar, hangisi iyi, şu renkten var mı, kadın olanca

içtenliği ile:

-abla tezgâh sizin istediğinizi seçin, gidin evinize

giyinin, olmazsa geri getirin, yaşdaşlarını, yaşça büyük ya da küçüklerini

rahatlatan samimiyet.

Kimisi para uzatmakta,

-Abla at oraya, dünyanın kirine bulaştırma beni.

Aslında fakültelerde okutulacak bir iletişim dersi

vermektedir pazarcı kadın.

İnsanlara güven duyarak kendisi güven vererek,

karşısındakini değerli hissettirerek kendi değerini o kadar çok ortaya

çıkarmakta idi ki.

Karşısındakini yükselttikçe yükselmekte idi, her hafta

tezgâhı zemheri de bile kalabalıktı.

Şık bir mağazanın sahibi adam, biraz kazakları fazla

incelediği için genç müşterisine bağırıyor:

-amma inceledin ha, sanki ev alıyorsun, almıyorsan bırak,

çekil.

Kadın şaşırıyor, bozuluyor derken adamın karısı meşgul

olduğu işi bırakıp koşuyor:

-ne olur onun kusuruna bakmayın, harfendaz işte, bana da

kırk yıldır bağırmakta, lütfen inceleyin, seçin, bakın bu size çok yakışır, şu

da var durun çıkarayım.

Gözlerinin içi sevgi ile bakan kadın kocasının kabalığını

restore ediyor, bir kazak almaya gelmiş müşteri:

-şu kadının sevimli ilgisi ile iki tane alıyorum deyip bu

kez o harfendazlık yapıp, adama laf çarpıyor.

Dünyayı kadınlar yönetse daha mı az savaşlar, ölümler

olur diye düşünmüşümdür her zaman.

Fatma hoca Azerbaycan dan geliyor. Ortalık nasıl

diyorum, fena diyor:

-Şehitler gelmekte her gün, hepte fakir ailelerin

evlatları. Ölen Ermeniler de yoksul kesimin çocukları. Yukarıda oturanların

zafer tacı için okkanın altına garipler gitmekte.

Dünyanın her yanında İskender olmak isteyenler, birer loğ

taşı gibi memleketlerinin çocuğunu ezip geçmekten çekinmemekte, kolaysa kendi

çocuklarını sürsünler namluya, ayaklarına diken batacak diye akılları çıkmakta.

Başkalarının çocuğunun kanı ile zafer kazanmak, ne kadar üzücü ve alçaltıcı.

Anneler her zaman savaşa karşıdır, kendi çocukları kadar

başkalarının çocukları için de gözyaşı dökerler. Anneler dünyanın gülümseyen

yüzüdür; herkesi azarlayan, bağıran, asabi, böğürtülü babaların yüreğindeki

süveyda, annelerin tebessümüdür.