Bugünlerde en büyük zenginlik elinde bir hortumla bahçelerini sulayanlar herhalde. Fakat şehir suyunun iyice azaldığı şu günlerde, insanlar değil bahçe sulamak; arabalarını küçük bir kova suyu ile değil de hortumla yıkayacak bir insafsızın yakasına yapışmak için fırsat gözlemekte.

Yine de İstanbul un bahtlı kişileri az değil.

Onlar da bahçelerinde kuyu olanlar. Anadolu yakasının ya da Boğaziçinin, Fatih, Süleymaniye, Vefa taraflarının kuyulu, dünya bahtlısı evleri doluşuyor zihnime birer birer.

Çok değil yarım yüzyıl önce buzdolapları bu denli yaygın değildir. İnsanların avlularındaki, bağ ve bostanlarındaki kuyular en önemli soğutuculardır. Medeniyet belki şu anda insanlara birer derin dondurucu armağan etmiştir ama.

Doğal kaynaklar, yağmurlar, barajları dolduramayınca;  dondurucular da çaresiz balkonlarda insanlarla birlikte mahpus hayatı yaşamakta.

Hatırlıyorum da çocukluğumun yazlarında; Ortaköy deki bir akrabamızın, denize nazır bir tepedeki bahçesinde; üç tane bostan kuyusu vardı. Minik kollarımız ayaklarımız, sıcaklarda koşup oynamaktan yorulurdu. En büyük hobimiz çiçek toplamak, papatyalardan taçlar örmekti. Çocukların saklambacı çok sıkıntılı olur, o sıcak yaz günlerinde bir ağacın ardında saklanmış çocuğu gidip buluncaya kadar alnımızın derisi çatlardı.

Televizyon ve bilgisayarın olmadığı o yaz günlerinde saatler geçmek bilmezdi. Yazlık sinemalar insanların tek eğlence kaynağı idi. Boğaziçi köprülerinin olmadığı o günlerde boğazın iki yakasında gidip gelmek için toplu taşıma aracı olarak vapurlar tercih edilirdi. Misafir geldiğinde, kayık kiralanır; aileler hep birlikte boğazın serin sularında gezintiye çıkılırdı. Bilhassa sünnet olan çocuklar, süslü şehzade elbiseleri ile denizde açmış bir nilüfer gibi dolaştırılırdı. Şimdi ise ne sandal sefaları kaldı. Ne bahçeli küçük evler. Bir harami gibi beton apartmanlar masalları koparıp attılar.

İşte o üç kuyulu akraba evi sıcak yaz günlerinde sevdiğim bir mekândı. Evin oyun arkadaşım olan kız çocukları bunda etken olsa da, bu kuyu tutkum başat bir rol üstlenmişti. Belki Ihlamur Kasrı gibi değildi evleri. Büyük bahçeye göre çok mütevazi bu ev, belki sıkıcı bile geliyordu, ama illede kuyular. Çıkrık sesleri ile çekilen kova kova billur sular. Ve bu kuyulardan birinin buzdolabı olarak kullanılışı. Meyvelerin, karpuz ve kavunların kovalarla kuyuya sarkıtılıp soğutulması. Bu kuyunun suyu ile bahçe sulanırken, dokunulmayan bir başka kuyudan da içme suyu alınırdı. Aynı alanda olmalarına rağmen bu içme suyu, şeker gibi tatlı ama bahçe sulanan kuyunun suyu bayağı kalındı.

Her komşu bahçesinde bir köşe süsü gibi tulumbalı kuyulu, bol çiçekli, ağaçlı bir mahallede yetişmenin bahtiyarlığı az değildir hayatımda. Fatih te ya da Süleymaniye deki ahbap evlerinin sıkıcı apartman hayatını renklendiren el kadar bahçelerindeki kullanılmayan kuyulardı. Kimisi ilkel, bir bileziği bile yoktu. Çocuklar düşer diye sıkı sıkı kapatılmış, yaşarken öldürülmüş kuyulardı. Fakat işlevsiz de olsalar adeta etraflarında canlı bir yaşam vardı. Bütün çiçekler onların yanında açmıştı. Çöldeki bir vaha gibiydi. Sanki karanfiller ve şebboylar ayaklanıp kuyu başını mesken tutmuşlardı. Mahallenin komşu kadınları için de kuyu başı sohbetleri vazgeçilmezdi.

Anadolu da dolaştığım yerlerde kuyulu evlerin insanlarını daha mutlu gördüm. Bir su perisi gibi sularla danseden bu insanlar dünyanın en mutlu gülücüklerini saçıyorlardı etraflarına. Suların terapik etkisi, mutluluk hormonu ile ilişkisi de göz önüne alındığında; kuyu sahiplerinin ellerindeki zenginliğin farkında olmaları gerek.

Özellikle şu sıcak yaz günlerinde biliyorum ki tarlasından gelen bir toprak çalışanının ilk koşacağı yer kuyu başı. Üstelik artık kova, çıkrık, tulumba devrini de çoktan geride bırakmıştır kuyular. Hepsinin kalbinde bir motor. Düğmeye basıldığı anda fışkıran tonlarca sular altında değil başınızı, ruhunuzu da serinletebilirsiniz.

Şehir hayatının susuz işkenceye döndüğü şu günlerde, köyde yaşayanlar; ne büyük bir su hazinesini ellerinde tuttuklarını bir daha düşünseler, çok iyi gelecek.