“Kurumların Amacı-III” yazısı şöyle başlıyordu:
“İnsanın belirgin olan, hatta varlığının göstergesi şeklinde tezahür eden, inanma, duyma ve düşünme yetileri, kendi mahiyetlerinin zorunlu bir gereği olarak somutlaştıklarında, eş deyişle gerçekliğe dönüştüklerinde, onlar “kurum” olarak adlandırılmışlar ya da tanımlanmışlardır. Bir başka ifadeyle, inanma, duyma ve düşünme yetileri, zaman ve mekân unsurları aracılığıyla somutlaşıp gerçeklik olarak ortaya çıkarlar. İnanma, duyma ve düşünme yetilerinin birbirleriyle bağıntıları, birbirlerini temellendirme ve etkileme konularının irdelenip tartışılması bir tarafa, felsefenin kullandığı “töz” (cevher) veya “öz” kavramını ödünç alarak nitelendirebiliriz.
Böylece özün, zaman ve mekân şartlarında somutlaşıp gerçekleşmesi muhtelif görünüşlerde ve çeşitli biçimlerde ortaya çıkabilirler. “Kurum” kavramıyla ifade edilmek istenen de budur.”
Burada “öz” veya” temel ilke” şeklinde tanımladığımız şeyin, düşünce tarihinde farklı kavramlarla ifade edildiği tespit edilebilir. Sözgelimi Hegel, sanat, din, felsefe adlandırmasından hareketle, bunların varlıklarının sürekliliğinden söz eder. Bunların gerçekleşmelerinin bir göstergesi olan, mesela devlet gibi, olgu ya da kurumların değişebileceklerini ileri sürer. Doğal olarak, devlet, gerek bir olgu, gerekse bir kurum olarak değerlendirilsin, onun varlığının somutlaşması veya gerçekleşmesi sürecinde “rejim” olarak nitelendirilen bir gerçeklik de söz konusu olmaktadır. Nitekim devletin somutlaşıp gerçekleşmesinin göstergesi olan rejimler, aynı zamanda o devletin gerçekleşen varlığının nasıl bir anlam ve değere sahip olduğunu da ortaya koyarlar. Aristokratik, otokratik ve demokratik olarak tanımlanan rejimler, devletin varlık oluşunu da belirleyici bir etkinlik gösterirler. Bunların dayandıkları söyledikleri soyluluk, zorbalık ve özgürlük ilkelerini sanat, din ve felsefe alanlarında tespit etmeye yönelindiğinde, kaçınılmaz sorunlarla karşılaşılmıştır. Bir yönüyle bu sorunların belirlenmesi, tartışılması, yorumlanması ve değerlendirilmesi, bilgi ve düşünce bakımından zenginlik şeklinde görülebilir. Ancak diğer yönden, sanatın, dinin ve felsefenin amacı olan hakikati bulmada, onu tam olarak kavramada ve uygulamada engel de oluşturabilirler.
Sözgelimi aristokratik rejimin dayandığı belirtilen “soyluluk” ilkesi, başlı başına bir sorunsalı içkindir. Yaratılışları itibariyle insanları sonradan ortaya çıkan ve üstelik göreceli bir değeri ancak ifade eden şeyin, bütün zaman ve mekânlarda geçerli sayılması kabul edilmesi güç bir ilkedir. Ne var ki, tarihe bakıldığında bunun sayısız örnekleriyle karşılaşılmaktadır. Kaldı ki insanın soyluluğu sanat, din ve felsefe bakımından daha farklı anlamlarda tanımlanabilmekte ve açıklanabilmektedir. Sanatkâr, dindar ve bilge kavramlarına verilen anlamları, yorumları ve değerlendirmeleri bir an zihnimizde geçirelim. Bütünüyle, aristokratik sistem ve rejimlerde kabul edilip geçerlilik kazanmış olandan farklı, hatta çoğunlukla karşıt olduğunu tespit etmek zor değildir.
Otokratik olarak adlandırılan sistem ve rejimlerde, daha karmaşık, çelişik durumlarla karşılaşılmaktadır. Oligarşi ve diktatörlük bu sistem ve rejimlerde en göze çarpan rejimlerdir. Oligarşide, toplumun sınırlı bir grubunun veya topluluğunun kendilerine göre belirlenmiş çıkarları temel bir ilke olarak işlev görürken, diktatörlükte, çeşitli nedenlerle kazanılmış güç, kuvvet başat bir ilkeye dönüşmektedir. Vatan savunmasında kahramanlık gösteren ile mafyatik işlerde yalanlı dolanlı yollardan ün kazanmış olan birinin gücü, kuvveti belirleyici ilke niteliğine dönüşebilmektedir.
Özetle kurumların amacını belirlemek ve ona uygun davranabilmek, sanatın, dinin ve felsefenin, yani doğru düşünebilmenin gereğini öncelikle yerine getirmeye bağlıdır.