Mayıs gibi bir Şubat yaşamaktayız.

Bahçelerde erik ve kayısı ağaçları çiçek açtı.

Hava sıcaklığı 20 25 derece.

Küresel ısınma canımıza okumakta.

Diyanet te çıt yok.

Cuma hutbelerinde, cemaate imamların önerisi:

Yağmur için dua edin.

Dua edin, dedin de; ne okuyacak.

Camideki halkın çoğunluğu zaten iki üç sure ile namaz

kılmakta, yaşlıların çoğu da o az sureleri yanlış okumakta.

Ha beklemektesin belki birkaç temiz, iyi, salih kişi

hürmetine paçayı kurtarırız.

Olmaz arkadaş.

Düşeceksin önlerine.

Çoluk çocuk, genç yaşlı, kafdan kafa toplayacaksın.

Toplumun arî, evliyadan pak insanlarını, koluna

takacaksın.

Sevgiliye meramını anlatmak için çıkacaksın bir dağ

başına.

Yalvaracaksın, ağlayacaksın, yağmur diye inlediğinde

seninle birlikte dağlar da hıçkıracak.

Belki o zaman o toplu dualar hürmetine, Rahman; acıyacak

halimize billurdan ırmakları bulutlardan aşağı gönderecek.

Ama yok, aylardır bekliyorum.

Diyanet, devlet dinini temsil ediyorum, halk yapsın bu

dua işini beklentisinde.

Oysa mevsimlerle çok iyi olmalı aramız, insan psikolojisi

müthiş etkilenmekte.

Eskiden baharı sabırsızlıkla beklerken şimdi elimizden

gelse, geri kovalamak istemekteyiz.

Anneciğim rahmetli her yıl takvimine kaydederdi, senenin

ilk erik çiçeği açtığı tarihi, bülbülün gül ağacına teşrif tarihini, yağan ilk

karları, kocakarı fırtınalarını, leyleklerin tekkeye gelişini, kırdaki

menekşelerin, ekşiyoncagillerin, ıştırların açma tarihini bile çok iyi bilirdi.

Ertesi yıl sapmaları dikkatle takip eder, bu yıl çiçekler

erken açtı, leylekler geç kaldı, derdi.

Şimdi küresel ısınma, bir kıyamet hazırlamakta; susuzluk,

kuraklık, kıtlık, açlık.

Ama saygıdeğer Diyanetimiz bu gibi önemsiz işlerle

ilgilenmemekte.

Çok daha önemli işler var onun ilgi alanında.

Kıymetli Diyanetimizle bu yıl hacca gittim. Genç

görevlilerden biri beni tanıyormuş, bir konuşma yapmamı istedi, bende siyasi

falan değil israf konusunda, kaldığımız oteldeki hacılara konuşmamı yaptım.

Zira bilinçsiz hacılarımız yemek tabaklarını doldurup sonra çöpe atmakta

idiler.

Dışarıda ümmetin çocukları taşlar üzerinde yatıyor ve

kuru ekmek yiyerek Rahman a aşklarını sunmakta idiler.

Konuşmayı yaptım ama benden konuşma isteyen o genç

görevli, bir daha yanımdan geçmeye, selam vermeye korkar olmuştu.

O kadar belli idi ki, kafile başkanı tarafından

haşlandığı.

Benim konuşma yapmama fırsat vermesi, gencin boynuna idam

yaftası olup asılmıştı.

Aynı abuk durumla, Avrupa da da kaç kez karşılaştım.

Almanya ya da Fransa daki bir konuşmamı dinleyen

aklıselim sahibi Diyanet görevlisi, gelip rica etmekte, Hiç siyaset

konuşmadınız tamamen kültürel meseleler, ne olur bizim derneğe ya da camiye de

gelin demekte.

Sanki başka bir milletin camisidir davet ettiği yer.

Benim vergilerimin de gittiği Diyanet camisi.

Kalkıp gidiyorum sonra o görevlinin başına gelmedik

kalmıyor, bir keresinde böyle abuk bir din ataşesi benden de hesap sormuştu.

Hatta bu olayı sekiz sene önce bir yazımda anlatmıştım.

O yazımı yarınki köşemde yayınlayacağım.

Hacdaki konuşmamdan sonra anladım ki sekiz yılda Diyanet

bir adım yol alamamış.

Hâlâ insanını, başka milletlerden önce kendisi ayırmakta.

Tamam, başkan Mehmet Görmez in Arafat konuşması çok

güzeldi, edebi yanı, duygusallığı, birleştiriciliği çok fazla idi.

Ama başkandan aşağı inemeyen bir yapılanma da söz konusu.

Paralel yapı deyince; yargı, polis akla gelmekte.

Fakat Hükümet asıl Diyanet e hiç hâkim değil.

Halkını ayırmak, dışlamak gibi bir cürümü hâlâ işlemekte

Diyanet, farklı sesler ve renklere tahammül edememekte.

Küresel ısınma gibi büyük felaket karşısında bile, bir

toplu dua edememekte.