İnsanın günlük kaygılarını aşan duygu ve düşüncelerin en kesif ifade biçimi saydığımız şiir, çağına ve içinde oluştuğu topluma göre elbette bir takım fonksiyonlar da yüklenmiş olarak çıkacaktır karşımıza. Bu fonksiyonların her çağa ve başka toplumlara göre bazı farklılıklar göstermesi tabiidir. Fakat hepsinde de ortak olan şey, şiirin kültürel hayatımızda temel unsurlar kadar etkili ve vazgeçilmez bir değer taşımasıdır.
Tarih boyunca büyük devletlerle önemli kültür hareketleri ortaya koyan toplumların düşünce hayatına dikkat edilirse, sanatın, saf anlamda şiirin öncülüğü göze çarpar. Kuruluşta, yıkımda ve kurtuluşta hep onun vazgeçilmez bir yeri vardır. O kadar ki, Eflatun, Devlet adlı kitabında, kendince anlamlı bulduğu hayat düzenini gerçekleştirebilmek için mitolojiye gönül veren, kendi hayallerinde geliştirdikleri yapay dinlerle tanrıların sözcüsü olan şiire açıkça savaş açmıştı. Eski Türklerin hayatındaki Şamanlık yapan ozanlar kadar Anadolu nun Müslümanlaşmasında, orduların yanı başında giden Horasan erlerinin, evliya şairlerin önemli fonksiyonları olmuştur. Hatta bazı dönemlerde şiir, içinden çıktığı toplumun kendini bulma ve var olma biçimi şeklinde de görülebilir: Eski Yunan kültürü ve İslam öncesi Arap toplumuyla Almanların romantik dönemi gibi.
Kur an ve Sünnet, her şeyin olduğu gibi şiirin ve şairin doğru ölçüsünü de ortaya koyar.
Şairin var olma biçimi
Toplumda bu kadar önemli bir yeri olan şiir, özü gereği bir var olma biçimidir sanatçı için Hangi ölçüler içinde olunursa olunsun, topluma ve tarihe malolan şiirin asıl karakteri budur. Böyle olunca, alelâde sözle şiiri birbirinden ayıran bir takım unsurlar bulunması gerekir. Bu unsurlar topluma, çağa ve insanın içinde bulunduğu sosyal ve psikolojik şartlara bağlıdır. İçinden çıktığı toplumun estetik ve geleneksel değerleri de burada önemli bir yer tutar. Yani, her şeyden önce bir insan olan şairin de içinden çıktığı topluma karşı bazı sorumlulukları vardır ve bunlar onun eserinde, tabii şiirlerinde de yakasını bırakmaz.
Yunus Emre den beri Türk şiirinde kültür ve inanç değerleri her zaman temel unsur olmuştur. Bir şairin benimsediği değerlerin onun mısralarında dile gelmesi, eserinin bütününde arka plan halinde ifade edilmesi kaçınılmaz. Dünyanın her yerinde bu böyledir. Bir medeniyet ve kültür buhranı yaşayan aydınlarımızda bu arka plan şuur altından şuur üstüne çıkarcasına, şairlerimizi bazı akımların sözcüsü yapmıştır. Bu da bazen saf şiiri öldürmüştür.
Evrensel değerlere ulaşabilmek, genelin kapılarını yoklayabilmek için herkes gibi şairin de kendi toplumunun çağdaş problemleriyle hesaplaşması gerekir. Hatta, kimi zaman şair için bu sorumluluk bir çıkmaz olur ve şiirini ya alelâde manzum hikâye haline getirir ya da gazete makalesine dönüştürür. Tanzimatçılardan Şinasi - Namık Kemal - Ziya Paşa üçlüsüyle Mehmet Emin ve İlk Hececilerin bazı şiirleri bunun örneğidir. Şiir, günlük politika görevleri, magazin esprileri yüklenir, devrim modasının aldatıcı temposuna da ayak uydurmaya kalkarsa sonuç, 1930 larda bazı isimlerle Türk şirinin içine düştüğü zavallılığı gerçekleştirmiş olur.
Divan şiirinin geleneklerimize ve inanç temellerimize bağlı dünyasından uzaklaşıp batılı değerleri benimsemeye başladığımızdan beri, her edebiyat döneminde şiirimiz birbirinden çok farklı ve sürekli değişen değerleri ve sorumlulukları yüklendi. Bunu makaleden röportaja, manzum hikâyelerden hece vezniyle yazılmış piyeslere kadar şiire en uzak alanlara kadar yayarak saf anlamda bir var olma biçimi olan şiiri gereksiz bir söz yığını haline getirenler çıktı. Bunların karşısında Yahya Kemal, Ahmet Haşim ve Necip Fazıl şiirimize getirdikleri veya benimsedikleri değerlerle onur verdiler. Ahmet Haşim batılılaşma dönemimizde saf şiirin modern ölçülerine, Yahya Kemal divan edebiyatının geleneksel değerlerine, Necip Fazıl da inanç temellerimize sahip çıktı. Bunlardan en önemlisi sonuncusudur ve kurduğu inancı yüklenen şiir, bugün elden ele devredilen bir akım niteliği kazanmıştır.
İki ayrı akımın kültür değerleri
Tevfik Fikret ile Mehmet Âkif in şiirlerinde kendini gösteren farklı değer yargılarının dünya görüşlerine bağlı yansımaları şiirin ahlâki ve sosyal yönünü daha çok ortaya çıkardı. Tevfik Fikret in batıcı tavrının resmi ideolojiyle desteklenerek Nâzım Hikmet in temsil ettiği Marksist kültüre zemin hazırladığı ve batıcı aydınlarımızın pek çoğunu etkilediği görüldü.
Necip Fazıl bir süre sonra Mehmet Âkif in dünya görüşünü geleneksel öze bağlı olarak benimseyip daha modern bir tarzda ifade ederken mistik bir tavır geliştirdi. Zamanla tarihi ve kültürel değerlerimizin tümüne sahip çıkma çabasına giren bu tavır da ayrı bir akım oldu ve kültür değerlerimize bağlı pek çok nesil yetiştirdi. Böylece çağdaş kültürümüzle aydınlarımızı oldukça etkileyen iki ayrı akım gelişti. Bunlardan birinin batıcı ve yabancı kültürün sözcüsü olduğu, diğerinin de yerli ve milli bir tavır geliştirdiği ortada.
Kültür ve sanatla ilgili ölçülerin belirleyici olmasına ve batıcıların da kendi kültür değerlerimizin önemini ifade etmesine rağmen, Türk aydınlarında oluşan batıcı çağdaş kültür kompleksinden ötürü, yerli düşüncenin mensubu sanatçılarda da batılı tavırlar görülmektedir. Bunlar giderek bir çeşit aşağılık duygusuna zemin hazırlamaktadır. Şahsiyet zaafına yol açan ve sanat eserlerinin orijinaliteden yoksun olmasına sebep olan bu türden kompleksler aşılmadığı sürece, dini, milli ve tarihi değerlerimizin kültür hayatımıza tabii olarak yansıması ve halk iradesinin iktidar olması mümkün değildir.
Bugün her çevrede kimlik kaybına uğrayan kültürümüzde, yeniden inancı yüklenen şiirin taşıdığı diri bir şuurun öncülüğüne ihtiyacımız var. Bu şuurun yansımalarını sanat ve kültür faaliyetlerinin tümünde görebildiğimiz ve ona bağlı ölçülerle yetkin eserler ortaya koyabildiğimiz zaman, hem tarihi kimliğimize uygun bir hayat süreceğiz, hem de bizi temsil edecek şahsiyetlerle dünyada hak ettiğimiz yeri alabileceğiz.