DİNİ öğrenime karşı uygulanan 27 yıllık baskı sonrası, 1951’de İmam Hatip Okulları’nın açılmaya başlaması ile birlikte bir heyecan dalgası oluştu. Bu aşk ve şevkle görevlerine başlayan ilk hocalar büyük bir sabır, öğretme isteği ve fedakârlık örneği ortaya koyarak bir nesil inşa etmenin öncüleri oldular.

Bu, ele geçen nimete karşı şükürdü. İlim öğrenme ve öğretme heyecanıydı. Rabbimiz şöyle buyuruyordu: “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.” (Zümer, 9) Allah Rasülü (s.av) de ilim yolunda olanlara şu müjdeleri verir: “Kim ilim öğrenmek için yola çıkarsa, Yüce Allah ona cennet yolunu kolaylaştırır. Melekler ilim öğrenenlere kanatlarını gererler. Göklerde ve yerde bulunan varlıklar, hatta sudaki balıklar bile âlimlerin bağışlanması için Allah’a dua ederler. Bir âlimin ibadet eden bir kimseye üstünlüğü, on dördüncü gecede ayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Alimler peygamberlerin mirasçılarıdır. Peygamberler altın, gümüş değil, ilim mirası bırakmışlardır. İlim verilen kimseye bol hayır verilmiştir.” (Tirmizî, Ebû Dâvut)

İlim öğrenme azmiyle yola çıkan İmam Hatip nesline rehberlik etmekte bayrak olmuş isimlerin başında Celâlettin Ökten Hoca’yı görüyoruz. İstanbul İmam Hatip Okulu’nun kurucu müdürü olan Celâl Hoca ilk İmam Hatip neslinin yetişmesi uğrunda büyük gayretler gösterdi. Bu fedakârlık diğer şehirlerdeki okullara da yansıdı. Bu aşk ve samimiyet Anadolu’da yankı buldu. Zor şartlar ve mahrumiyetler içinde okuyan öğrencilerin dertlerine merhem oldu. Hatay’dan İstanbul’a gelerek İmam Hatip Okulu’nun ilk öğrencileri arasında yer almış Emin Işık Hoca, Celâlettin Ökten Hoca’nın hizmetlerini şöyle anlatır:

“-Ben, kendi çocuğumla bu kadar ilgilenemem; gitsin, kendi işini kendi halletsin, derim. Evet, Hocaefendi bütün İmam Hatiplileri kendi çocuğu gibi görmüştür. Onların kılık kıyafetiyle, hastalığıyla, her türlü ihtiyaçlarıyla tek tek ilgilenirdi. Hasta öğrencileri kızı Dr. Hümeyra Hanım’a gönderirdi. Cebinde ihtiyaç sahibi öğrencilere verilecek bir miktar harçlık mutlaka bulunurdu. O zamanlar Anadolu’da fakirlik diz boyu, öğrencilerin hemen hepsi taşradan gelmiş, parasız, memleketten yardım görmeyen, fakir talebelerdi.” (Hüseyin Yorulmaz, Celâl Hoca, Sh. 173)

“DERS TATİL EDİLMEZ!”

İstanbul İmam Hatip Okulu’nun ilk hocalarından Hüsrev Aydınlar’ı, bütün benliğini ilme adamış bir hoca olarak görüyoruz. Ondaki, öğrencilerine ilim öğretme azim ve tutkusu bütün eğitimcilere örnek ve ibret olabilecek boyutta. Bunu talebesi Yaşar Tunagür Hoca’dan dinleyelim:

“1952 yılıydı. Hocam Hüsrev Efendi’nin kızı tüberküloz hastalığına yakalanmıştı. Kullanacağı ilâç o günün parasıyla 60 lira idi. Hoca’nın maddi durumu müsait değildi, alamadı. 22 - 23 yaşlarındaki çocuğu hastalıktan kurtulamadı, vefat etti. Hoca, kızının öldüğü gün derse geldi. Mezarlığa dersi bitirip gitti. Mezarlıktan döndükten sonra da yine derse geldi. Üzgündü. Gözlerinden yaşların süzüldüğünü görüyorduk. “Dersi tatil etsek mi ” diye soracak olduk, “Yok”, dedi; “Ders tatil edilmez.”

İstanbul İmam Hatip Okulu’nda Akaid dersine girerdi. Bütün okulun Akaid dersine… Evi Çengelköy’deydi. Bir gün okula gelirken rahatsızlanmış. Tekrar eve götürmüşler.  Ben de koştum, gittim. Eve vardığımda baktım 6 - 7 kişi oturmuş hocanın yanına, ders okuyorlar. Hoca’nın elleri hastalıktan titremekte, gözlerinin görme gücü zayıfladığından kitaptaki yazıları seçememekteydi. Buna rağmen ısrarla derse devam etmek istemekteydi. Öğrencilerden birisi hocaya dedi ki, “Hocam, siz rahatsızsınız. Biz inşallah yine haftaya geliriz. Bu gün ders yapmamız mümkün değil, isterseniz tatil edelim.” Bunun üzerine gözyaşlarını tutamayan Hoca ellerini açtı; “Ya Rabbi” dedi, “Sen de şahit ol. Ben dersi bırakmadım. Onlar bıraktılar, tatil edilmesini istediler.” Ben Hüsrev Hoca’nın bir gün işim var, derse gelmeyin, dediğini işitmedim. Kıyamet kopsa dersini tamamlardı.” (Yeni Nesli İnşa Eden Alimlerimiz, C.1, Sh. 50)

DERS HER ŞEYİN ÖNÜNDE

İmam Hatip neslinin ilk hocaları ilim öğretmeyi aşk ve sanat haline getirmişler. Öğrencilerine engin bir sevgi ve hoşgörü ile bakmışlar. Eyyûp (a.s) sabrını kuşanarak öğrencilerinin sıkıntılarına katlanmışlar. Hep, öğretmek ve onları hayata hazırlamak için. Kur’an ilimlerinin yayılması için. İslâm’ı yaşayan örnek nesiller yetişmesi için. “Ben muallim olarak gönderildim” buyuran Allah Rasülü’nün (s.a.v) yoluna tabi olabilmek için. İstanbul İmam Hatip’in ilk hocalarından Mahmut Bayram Hoca bu çeşit ideal örneklerden. Şimdi bu mütevâzi insanı tanıyalım:

“-Öğrencilerine hep “Abi” diye hitap eden bir hoca… Dersi kaynatmak için silgi saklanınca ceketinin yenini silgi diye kullanan hoca… Kopya çekene kızmayan, disipline vermeyen hoca. Bütün öğrencilerine ılık bir sevgi ile yaklaşan hoca… Ve Arapça’yı, Kur’an’ı öğreten hoca…

Ders aksatmak, Hoca’nın öğretmenlik lügatinde yazmıyor. “Ben derse gelmediğim zaman mutlaka cenazeme gelin” diyor. Hastalık, ev meşgalesi vs. ders vermenin önünde kesinlikle engel değil.

Hoca’nın okulda olduğu bir sırada, evinde bir çocuğunun üzerine kaynar su dökülüyor. Hoca’ya evden telefon ediliyor: “Çocuk yandı, gelin!” Hoca soruyor: “Doktora götürdünüz mü ” “Götürdük” cevabını alınca devam ediyor. Eve ders bittikten sonra gidiyor. Kader ve kaza inancının yoğurduğu bir dünya. Bu dünya tedbirlerle de bütünleştiyse, telâşa ne gerek…” (A. g. e, C. 1, Sh. 48 - 49)

Allah, ilim öğretmeyi her işin önüne geçiren bu tür hocalarımızdan ebediyen razı olsun. Bugün de ilim, ihlâs, sabır, samimiyet sahibi ve sorumluluğunu kuşanmış hocalarımıza öylesine ihtiyacımız var ki…