Şehadetleri dinin temeli olan Ezan-ı Muhammedi’nin Müslüman’ın ruh dünyasına ve sosyal hayatına derin etkileri vardır. Ezan, Müslüman’ın günlük hayatını adeta kesitlere ayırarak programlar ve bağrından göklere yükseldiği beldelere huzur, sükûn, eman ve emniyet telkin eder. Nitekim Allah Resulü (s.a.v.) bu manada şöyle buyurmuştur:  «Bir mescid gördüğünüz veya müezzinin ezanını işittiğiniz zaman, oradan hiç kimseyi öldürmeyiniz!» (Ebu Dâvud, Tirmizî)

İlk kıblemiz Mescid-i Aksa’nın içinde yer aldığı Kudüs ve çevresinde işgalci Siyonistler tarafından Ezan-ı Muhammedi’nin sesinin kısılmaya çalışılması; ezanın Müslümanlar üzerinde bıraktığı derin tesirin yok edilmek istenmesinden kaynaklanmaktadır. Nitekim bizde de 1932-1950 yılları arası Ezan-ı Muhammedi tam da bu gerekçeyle yani bin yıl İslam’ın bayraktarlığını yapmış milletimize dinini tamamen unutturma amaçlı olarak asli suretinde okunması yasaklanmıştır. 

Ezan’ın özellikle yeni yetişen nesil üzerinde ne büyük tesir yaptığını Yahya Kemal, bundan yaklaşık yüz yıl önce kaleme aldığı “Ezansız Semtler” başlıklı yazısında şöyle dile getiriyor: 

“Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtlerde doğan, büyüyen, oynayan Türk çocukları, milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabiliyorlar mı? O semtlerdeki minâreler görülmez, ezanlar işitilmez, Ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Çocuklar Müslümanlığın çocukluk rü›yasını nasıl görürler?

İşte bu rüyâ, çocukluk dediğimiz bu Müslüman rüyâsıdır ki bizi henüz bir millet halinde tutuyor. Bugünkü Türk (Müslüman) babaları, havası ve toprağı Müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular. Doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler, mübarek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur’an’ın sesini işittiler; bir raf üzerinde duran Kitâbullâh’ı indirdiler, küçücük elleriyle açtılar, gülyağı gibi bir rûh olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak besmeleyi öğrendiler; kandil günlerinin kandilleri yanarken, Ramazanların, bayramların topları atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler, camiler içinde şafak sökerken Tekbir’leri dinlediler, dinin böyle bir merhalesinden geçtiler, hayata girdiler. Müslüman oldular.

Bugünün çocukları büyük bir ekseriyetle yine Müslüman semtlerde doğuyorlar, büyüyorlar, eskisi kadar derin bir tahassüs ile değilse bile yine Müslümanlığı hissediyorlar. Fakat fazla medenileşen üst tabakanın çocukları ezansız yeni semtlerde alafranga terbiye ile yetişirken Türk çocukluğunun güzel rüyasını göremiyorlar. 

Ah! Büyük cedlerimiz! Onlar da Galata, Beyoğlu gibi Frenk semtlerinde yerleşirlerdi, fakat yerleştikleri mahallede Müslümanlığın nûru belirir, beş vakitte ezan işitilir, aşmalı minare, gölgeli mescidpeydâ olur; sokak köşesinde bir türbenin kandili uyanır, hâsılı o toprağın o köşesi imana gelirdi. Beyoğlu’nu ve Galata’yı saran yeni yapıların yığını arasında o mescidlerden, o türbelerden bir ikisi kaldı da gördük ki cedlerimiz o kefere Frenk mahallelerinin toprağına böyle nüfuz ederlerdi. Biz bugünün Türkleri bilâkis Şişli, Nişantaşı, Kadıköy, Moda gibi küçük bir şehri andıran yerlere yerleştik, fakat o yerler Müslüman ruhundan ârî, çorak ve kurudur. Bir Üsküdar›a bakınız, bir de Kadıköyü›ne, Üsküdar›ın yanında Kadıköy Tatavla›yı (Kurtuluş’u) andırır. Eski Türklerin rûhları ile yeni Türklerin rûhları arasındaki farkı anlamak isterseniz bu son asırda peydâ olan semtlerle İstanbul içlerini mukayese ediniz. 

Dört sene evvel Büyükada›da oturuyordum, bayramda bayram namazına gitmeye niyetlendim, fakat Frenk hayatının gecesinde sabah namazına kalkılır mı? Sabah erken uyanamamak korkusu ile o gece hiç uyumadım. Vakit gelince abdest aldım. Büyükada›nın mahalle içindeki sâkit yollarından kendi başıma camiye doğru gittim. Vâiz kürsüde vaaz ediyordu. Ben kapıdan girince bütün cemâatin gözleri bana çevrildi. Beni daha doğrusu bizim nesilden benim gibi birini camide gördüklerine şaşıyorlardı. Orada o saatte toplanan ümmet-i Muhammed, içine bir yabancının geldiğini zannediyordu. Ben içim hüzünle dolu yavaş yavaş gittim. Vaazı diz çöküp dinleyen iki hamalın arasına oturdum. Kardeşlerim Müslümanlar bütün cemaatin arasında yalnız benim vücudumu hissediyorlardı. Ben de onların bu nazarlarını hissediyordum. Vaazdan sonra namazda ve hutbede onların içine karışıp Muhammed sesi kulağıma geldiği zaman gözlerim yaşla doldu. Onlarla kendimi yek-dil, yek-vücûd olarak gördüm. O sabah, o Müslümanlığa az âşinâ Büyükada’nın o küçücük camisi içinde, şafakta aynı milletin ruhlu bir cemaati idik.

Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük. O mübarek muhitten çok sonra ayrıldık, biz böyle bir sabah namazında anne millete tekrar dönebiliriz. Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayamayacaklar!”

Evet Yahya Kemal’in bundan yaklaşık 100 yıl önce İstanbul’un bazı semtlerinin giderek cami, minare ve ezandan mahrum kalmaya başladığına ilişkin kaygı ve şikâyetlerinin 100 kat daha fazlası bugün özellikle TOKİ tarafından onaylanıp uygulanan toplu konut projelerinde yaşanmaktadır. Her birisi bir Anadolu kasabasının büyüklüğünde nüfusu barındıran devasa beton yığınlarından oluşan gökdelen kulelerinin uzak bir noktasına iğreti şeklinde iliştirilen küçücük mescidler projesi ile İstanbul’un silüetinden camiler ve minareler silinirken aynı zamanda da buralardan ezanlar da uzaklaştırılmaktadır. Öyle göz boyama amaçlı birkaç büyük caminin inşası bu gerçeği değiştirmez.