“Çağımızda her ülkede ‘adalet’in tarafsız olmadığı ileri sürülmektedir. Demokratik ülkelerde bir akım ‘burjuva adaleti’nden söz ederken, sosyalist ülkelerde bir başka akım ‘yöntemli adalet’ten şikâyetçidir. Bu iki karşıt yermede ortak olan şudur: Siyasal rejim ne olursa olsun her ülkenin ‘ceza adaleti’nde gerçek düşünce özgürlüğü, insanca saygı yitirilmiştir. Böyle olunca adaletten kaçmak veya kaçmamak ilginç bir konu haline gelir. ‘Değişmesini sağlamak, haksızlığını göstermek için kanunlara itaat’ fikri küçümsenmemelidir. Sokrat kaçabilirdi. Kaçmamakla beşyüz hâkimli ‘mahkemeyi kabul’ etmiş sayılmaz, davranışı adalet tarihinde ünlü bir ‘red’dir. Kaçsaydı Atina’nın düşmanı sayılır, kararın doğru görülmesine sebep olurdu. Sokrat’ı ölüme mahkûm eden hâkimlerden hiçbiri bugüne kadar yaşayabilmiş değildir. ‘Sanık Sokrat’ hâlâ kendini savunuyor.

Buna karşılık, Sokrat’tan yetmiş altı yıl sonra Aristo sürgünü tercih ederken şunları söylemişti: ‘Atinalıların düşünme hakkına karşı ikinci bir cinayet işlemelerine müsaade etmeyeceğim.’

İki ayrı davranış. İkisi de düşündürücü. Sokrat, ‘Mademki benden nefret ediyorlar, o halde söylediklerim doğrudur’ derken, Aristo, ‘Benden nefret edilirse söylediklerimi kabul ettiremem’ demeyi yeğlemişti.

Benim size sınacağım anı, daha fazla Sokrat’ınkine benziyor:

Sanık, bir yazardı. Savunmamı yaptım. Yazılanların suç olmadığını kanıtlamaya çalıştım.

Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı sanıktan son sözünü sordu. Sanık ayağa kalktı. Elinde bir tomar kâğıt vardı. Uzun bir savunma hazırladığı belli idi. Biraz durakladı, sonra kâğıtları sıranın üstüne bıraktı. Savunmadan vazgeçmişti.

-Ben bunları sadece düşündüm, dedi.

Başkan:

-Ama yazdınız.

Sanık:

-Düşününce yazmamak olmuyor ki! Kalem çekiyor, insanı.”

Yukarıdaki alıntıyı rahmetli Prof Dr. Faruk Erem’in Bir Ceza Avukatının Anıları’ndan (8. Baskı, Öncü Yayıncılık, s. 18) aldım. Şu kısa açıklamayı da yapar: “Bir tuhaftır ceza avukatlığı. Ayıplamayacaksınız, kızmayacaksınız, ağlamayacaksınız da. Bunlar olmaz mı? Olur. Ama hep içinizde olmalı. Bakışlarınızda kaçak bulunmasın. Karşınızdaki suçlunun gözlerinin içine bakın, dostça. Orada derdini dökmek isteyen ‘insan’ı göreceksiniz. Bundan sonrası kolaylaşır. ‘İnsan, insanın zehrini alır’ derler, halk dilinde. Ceza avukatlığının yarısı budur.”

Ankara Hukuk’ta Ceza Hukuku Genel Hükümler dersini verenlerden biri de Faruk Erem’di. Dersi işlerken bu türden anıları araya serpiştirirdi. Anılardan birinin sadece olayını göz önünde tutarak, hâlâ yayımlamadığım bir hikâyemde anlattım. Ceza Hukuku bakımından Erem’in Ümanist Doktrin Açısından Ceza Hukuku adlı iki ciltlik eserinin ufuk açıcı olduğu kanaatini taşıyorum. Ayrıca bunun Hukuk Felsefesi açısından da uyarıcı nitelik taşıyabileceğini düşünüyorum. “hukuk teknikerliği”ne adeta hapsedilmiş görünen ‘hukuk’un asıl konusu olan ‘insan’a dönebilmesi için bu türden sorgulamalara büyük ihtiyaç vardır. Anayasa’nın bile, herhangi bir disiplin soruşturması yönetmeliği düzeyinde kavranılır hale geldiği bir hukuk sistemi, insanı ve aynı zamanda toplumu sadece kendi kendisiyle cebelleştirir.