Dünyaya açılan pencere gözler.

Evreni tarayan bu en güçlü binlerce radarın arasındayızdır. Kendimizi ele veren en belirgin özelliğimiz. En kolay yakalanma sebebimiz, duygu ve düşüncelerimizin çabucak tartılıp hesaplanmasına fırsat veren yanımız.

Dış dünyaya açılan pencere olsa da çoğunlukla kepenkleri kapalı, perdeleri çekili, pancurları inik olduğundan, işlevselliğini de kapatırız.

Ya da savaş zamanlarının karartma geceleri gibi siyah bantlar çekip içerideki ışığı dışarıya yansıtmamaya gayret etmeyi marifet biliriz.

“Gözler kalbin aynası” diyen şarkılara şiirlere geçit vermemek için aynaları kırıp, çizikler atıp, sıcak soğuk su ayarlarını bozup, buğulandırmayı da ihmal etmeyiz.

Kalbin kırıldıklarını, en fazla cezalandıran olmasını bazen nasıl abartırız.

Çoğu yaşananın tekrarı olamayacağına göre bazı şeylerin sırası neden çabucak savılmıştır ya da o öfke ayarı yapılamayan anlamsız kavgalar da gözlerden çakan şimşeklerin dozu niçin düşük tutulamamıştır.

Ya da sevincin daima ertelendiği, başka zaman yaşanması için rafa kaldırıldığı, bitirilecek işlerin dosyaların çalışmaların hep hayatımızda olduğu o mutluluk fotoğraflarına uzun uzun coşkuyla bakmaya hiç zaman ayıramadığımız zayıflığımız.

Bu yemeğin parası benden olsun dediğimiz çok anların yanında bir neşenin yaşanması için çaba harcamakta çok cimrileştiğimiz.

Karşımızdaki coşkuyu buzdağlarına çarpılmışçasına eritme görevi yüklenen gözler.

Ceran bir heyecanı Salacak’tan çuvalla denize veren. Kutsanmış bir aldanışla, daha fazla önemsediğimiz konulardır, bizdekileri silip süpüren ya da tahammül edilemeyen, açmasına fırsat verilmeyen yediveren güllerdir ki, zamansız bulunup boynu vurulan.

Sevilen, korunan, üzerine titrenen kardeşin ya da seçilmiş politik liderin yahut kendi yerine konan yârin kıskanıldığı derin öfkelerle beslenmiş bakışların fırlatıldığı sadece huzuru yiyip tüketmeyen kendimizi de bitiren o karanlık kıskançlık girdabında, firkatzede rolünde.

Ya da somut herhangi bir delil olmadığında bile tıpkı Anna Karenina’da olduğu gibi,”Anna, Vronskiy’i başka herhangi bir kadından değil, sevgisinin azalması yönünden kıskanıyordu. Elinde henüz bir kıskançlık konusu olmadığı için bu konuyu arıyordu”.Kıskançlık temasını besleyip yeşerten konuları bulmakta mahir bakışların, henüz olmamış şeyleri bile ima edip yeri göğü birbirine katan fırtınalarda.

Ya da bir hemşirenin kollarında uzattığı bebekle birlikte kattığı mutluluğa, derkenar olarak işlenmiş mütebessim bakışlarda.

Güzel bir yaz gününe karışan ya da dingin bir güz vakti tren istasyondan ayrılırken karşı koltukta oturan kibir, yüzünüze bakmamaya yeminli, konuşmamaya kutsal metinler adına and içmişle buz kesen manzaraların soğuğunu ısıtmaya çabalıyordunuz, gözlerinizle gülümsemeye çalışırken kompartmana kar yağıyordu, üşüyordunuz.

Ultrason odasında sancısından ağlayan kadına uzaktan bakanları geçip, demsâz olup, kendi acınızı öteleyip bakışlarınıza sevgi yükleyip dokunduğunuzda, ya bârâh bulunup münasebetsiz görülmüştünüz ya da ağrılarını azaltmayı başarmıştınız. Susması gözlerin nefrete ya da mutluluğa susması, tepki vermemesi, boş boş bakması ya da sevinci farkedememesi, hüznü, kederi, elemi idrak edememesi. Gözlerini değil serçegillerden Fantaya, her şeye, kendine kapamak, kendini tanımaya, bilmeye, sevmeye, saymaya yanaşmamak. Kendine değer vermemek, önemsiz bulmak, bir zamanlar çok sevdiği kendi benliğini, bir aralar kızdığı kısımlarını, herşeyi bir kenara bırakıp kendini gözden çıkararak, kendine bakmamak.

Kendinden vaz geçmek.

Alıp kendini bırakmak boşluklara, belirsizliklere. Kendini, kendinden kovmak en acısı da bu.