Bahçesini sulayan adam dehşetle izledi haberi.
Belediye otobüsünde şortlu kadının suratına tekme atan adamı.
Deli olabilir ancak dedi.
Ya da canavar.
Bir insan, nasıl insan kardeşinin suratına tekme atabilir, ağaçların budanacak dallarını bile incitmeden tutmaya çalışan adamın, komşuları; kendi kendine konuştuğunu duydular:
“İnsan düşmanının suratına bile tekme atamaz”.
Delikanlı midesi bulanmış lavaboya koşuyordu, annesi arkasından bakakalmış, çocuk epey bir kustuktan sonra internetteki o görüntüyü anlatamam demişti. Ama her gece rüyalarına girmekte idi.
Canavarın biri, küçük kedi yavrularının üzerine basıyor, onları öldürüyor yavruların çaresiz anneleri canavarın üzerine minik patileri ile saldırıyor ama acı sondan hiçbirini kurtaramıyordu. Delikanlı nerden izlemiştir internetteki o görüntüleri yemek yiyemiyor o minik kedilerin bir balon gibi patlayan karınlarının çıkardığı ses, ortaya saçılan kanlı görüntülerden asabı bozulmakta, elleri titremekte, canavarlarla aynı şehirde yaşamaktan korkmakta idi.
Genç kız dehşetle baktı arkalarından, baba 10 yaşındaki oğlunu direksiyona oturtmuş fotoğraflarını çekmekte idi.
Lüks arabasını evladının gözünün önüne asıp tapınmasını beklediği bir put gibi gördü duyarlı genç kız, babanın çocuğuna sunduğu ideal figürün bu çelik yığını olmasına isyan etti. Televizyonda gördüğü on yaşındaki bir başka çocuğun, “ailem bana tekne aldı”diye sevinç gözyaşları döküp hüngür hüngür ağlamasını anımsadı.
O tertemiz gözyaşlarının bir tekne, motor, araba için değil daha insani gerekçelerle olmasını, savaşın acılara gark ettiği çocuklara, yuvasız, yurtsuz yoksul kalmış insanlara akıtılması gerektiğini anlatmayı denedi o baba ve evladına.
Kelimeleri yetmedi, konuşamadı, derdini diyemedi, içindeki isyanı eritemedi, gözlerine öfkeler birikti, boğazı titredi.
Konunun ikinci şıkkını açmak istedi, trafik gibi herkesin hakkı olan bir yolda bu çılgınlığı yapamayacaklarını, çocukların araba kullanamayacağını ama baba ve çocuğu o kadar kuralların efendisi gibi davranmakta idiler ki, bu çevre zararlılarının yanından hızla uzaklaştı genç kız.
Baba ve çocuğu onu bir meczub sanıp kaşlarını çattılar.
Düşünüyordu yaşlı kadın.
Arada bir geçmişi, şimdiki zaman sanıyordu. Sonra tekrar anılara gömülüyordu, yastığı altında bir tomar mektup, hepsi nişanlısı tarafından yazılmış, sonra çocuklarının babası olmuş ama erken kaybettiği sevdiğinin yokluğu çeyrek yüzyıl geçmesine karşın hafiflememiş bilakis daha çok ağırlaşmakta idi.
Gelini, oğlu, torunları artık kendisi ile konuşmamakta idiler. Gelin önce çocukları ile kahvaltı yapıyor sonra kendisini sofraya çağırmakta idi, elbet kendisini aç bırakmamakta idiler. Akşam oğlu geldiğinde yine çoluk çocuk oturup yemeklerini yiyiyorlardı, neşeli sesleri gelmekte idi; yattığı yerden onları duyuyor, kapalı olan mutfak kapısının gerisinden uğultular, şen kahkahalar tavandan akisleniyor, adeta orada kurulan mutlu bir dünyaya, kendisini dâhil etmiyorlardı.
Oğlu arada yanına geldiğinde, dalga geçer gibi:
-Anne sen de hep yatıyorsun, hiç bize katılmıyorsun, demekte idi.
Susuyor, kimse görmeden yastığı altından çıkardığı elli yıl önceki nişanlısının yazdığı mektupları okuyor, gözleri nemleniyordu. Yuvasında yârine çok değer veren o nazik kahramandan sonra masal bitmişti.
Doğurduğu çocukları, kızı, damadı, torunları; hepsi kendisinden, varlığından, yaşlılığından, düşkünlüğünden hoşnut değillerdi, gittikçe geri gitmekte idi, herkes kendi eşi ve çocukları ile konuşmakta, o mutlu fotoğrafa kendisini sokmamakta idiler.
Eşini kaybettiğinde çocuklarına dört elle sarılan, çok mutlu olan anne, yine çocuklarının dışlaması ile en mutsuz günlerini geçirmekte idi. Fakat onlar bu mutsuzluktan habersiz gibi davranmakta, görmezden gelmekte, onun yalnızlığı ve gözyaşları üzerinde hiç durmamakta idiler.