İnsanlar, huzur ve barışın hâkim olduğu bir dünyada yaşamak isterler. Temelde her insanın amacı budur. Ancak baktığımızda insanlık tarihi böyle bir vasata hiçbir zaman ulaşamamıştır. Çünkü iyi insanlar kadar kötülüğe bulaşmış insanlar da vardır. Bu kötülüğü besleyen temel psikoloji bazen çıkar, bazen kibir, bazen kalabalık olmanın avantajı, bazen güçlü olmanın ayrıcalığıdır. Bu yüzden barış, herkes tarafından her zaman istenen ve aynı zamanda çoğunluk tarafından hasret kalınan ve aranan bir kavram olmuştur. Her geçen zaman diliminde barışın insanlıktan yavaş yavaş uzaklaştığına şahitlik ediyoruz.
Bu konuda Global Peace Index (Küresel Barış Endeksi) verileri, bize önemli ipuçları vermektedir. 2025 Küresel Barış Endeksi raporuna göre, dünya genelinde barış seviyesinin 2024’e oranla %0,36 oranında düştüğünü görüyoruz. Veriler bize 2014 yılından bu yana barışın istikrarlı bir şekilde gerilediğini gösteriyor. Yani insanlık adım adım barıştan uzaklaşıyor. Bir diğer dikkat çekici veri ise İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana aktif devlet temelli çatışma sayısının en yüksek seviyeye ulaşmış olmasıdır. Aslında bu veriler bize, kısa dönemli çatışma alanlarını değil, yapısal ve küresel gerilimleri gösteriyor.
Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşı bir kenarda tutarsak barışın en çok hasret kaldığı bölge güney ülkelerdir. Orta Doğu, Kuzey Afrika, Güneydoğu Asya ve Güney Amerika’nın bazı bölgelerinde çatışma sürekliliğini devam ettirmektedir. Bu veriyi sadece güney kuzey ayrımıyla, zenginlikle ve maddi gelişmişlikle açıklayamayız. Bu duruma hem jeopolitik temelleri hem de küresel güç hatlarının varlığını da ekleyebiliriz. Bizim üzerinde durmamız gereken kısım ise Müslüman coğrafyanın içinde bulunduğu durumdur.
Bir yılı geride bıraktığımız bu zamanlarda barış endeksinde en geride olan bölgelerin Müslümanların ağırlıkta yaşadığı coğrafya olması, Batı ülkelerine göçün Müslümanlar için hâlâ umut olması, mezhepsel ve etnik farklılıkların kin ve nefretle beslenerek sürekli kendini yeniden üretmesi üzerinde düşünmemiz gereken önemli hususlardır. Barış vaat eden dinin mensuplarının yaşadığı coğrafyada kan ve gözyaşının egemen olması manidardır.
Bu durumun en önemli sebeplerinden birisi olarak ırkçı emperyalizmin amaçlarını ve İsrail terörizmini gösterebiliriz. Bunların farkında olmakla birlikte; bizi ilgilendiren husus, Müslümanların birlikte hareket edebilme kapasitesinin olmaması ve İslam’ın kardeşlik temelli çağrısına aykırı tutum ve davranış içerisinde olan yöneticilerin huzur ve barışı tüketmesidir.
Bu coğrafyanın içinde bulunduğu durum sadece bir çatışma ortamını ifade etmiyor. Nesiller boyu sürecek olan kolektif bir travmanın da inşasıdır. Bu coğrafyanın sunduğu çatışma ortamında yerinden edilen milyonlarca kişi hâlâ mülteci statüsünde yaşamaya çalışırken, birlik ve kardeşliğin değil kin ve nefretin egemen olması, kapanmayan zihinsel kırılmaları da beraberinde getiriyor.
Bu durum karşısında yapılması gereken şey, barışın neden bu coğrafyada sürekli ertelendiğini dürüstçe sorgulayabilmektir. Barışı Batılıların lütfunda değil; kendi dünyamızda kaybettiğimiz adalet duygusunda ve birlikte hareket edebilme kapasitesinde aramalıyız. Müslüman coğrafyada kaybedilen tam da budur: Adalet duygusu ve birlikte yaşama iradesi. Bu irade yeniden inşa edilmedikçe, barışa giden yolda taşları yerleştirmemiz mümkün gözükmemektedir.