2025 yılı, dünya siyasetinde “kriz” kelimesinin yetersiz kaldığı bir yıl oldu. Gazze’de süren soykırım, İsrail’in İran’a yönelik doğrudan saldırıları, Ukrayna’da bitmeyen savaş, Hindistan - Pakistan arasındaki gerilim ve Venezuela’nın yeniden hedef tahtasına oturtulması…
Bunlar aslında birbirinden kopuk gelişmeler değil. Hepsi fotoğrafın bütününde bir amaca hizmet ediyor. Emperyalist güçler sahada sonuç almada zorlandıkça gerilim alanlarını çeşitlendirerek hedef almaya çalışıyor. Bu da dünyayı aynı anda birden fazla cephede daha kırılgan hâle getiriyor.
Gazze: Kalıcı İşgal Mümkün mü?
Gazze’de yaşananlar artık geçici bir süreç olarak okunamaz. İsrail, 2025 yılı boyunca da Gazze’yi parça parça kontrol altına almayı, nüfusu yerinden etmeyi ve bölgeyi yaşanamaz hâle getirmeyi hedefleyen bir strateji izledi. Saldırıların özellikle sağlık altyapısı, su ve elektrik hatları üzerinde yoğunlaşması bunun en açık göstergesidir.
Amaç sadece Gazze’yi silahsızlandırmak ve silahlı direniş gruplarını etkisizleştirmek değil; Gazze’yi Filistin meselesinden fiilen koparmaktır. Sanki Filistin meselesi sadece Gazze’nin sorunuymuş gibi oluşturulan hava tam anlamıyla İsrail’in istediği bir durumdur. Bu yüzden ateşkes görüşmeleri her seferinde sahada yeni bir askeri hamleyle boşa düşürülmektedir. Ateşkese rağmen İsrail’in yüzlerce kez ihlalde bulunması da ayrıca çözüm istemediğinin delili olarak görülmelidir. Yani kısa vadede İsrail’in geri adım atmasını beklemek mümkün değil. Ancak bu politikanın küresel ve bölgesel yansımaları İsrail’i -o da- kısmi olarak durdurabilir. İsrail halklar nezdindeki yalnızlığı kırmak için zaman kazanmak isteyebilir.
İsrail İran’a Neden Saldırdı?
İsrail’in İran’a yönelik saldırıları, “nükleer tehdit” gerekçesinin ötesinde okunmalıdır. Asıl sebep, İsrail’in çevresinde oluşan askeri ve siyasi kuşak algısıdır. İran’ın doğrudan İsrail’e saldırmasından çok aynı anda birden fazla cephede İsrail’i zorlayabilecek bir kapasiteye yaklaşması Tel Aviv’i harekete geçirmiştir.
İsrail bu saldırılarla iki mesaj vermek istemiştir:
Birincisi, caydırıcılığın hâlâ kendisinde olduğu;
İkincisi ise İran’ın hiçbir aşamada “dokunulmaz” olmadığı algısını göstermek.
Ancak bu saldırılar İran’ı geri adım attırmaktan çok daha dolaylı ve uzun vadeli karşılıklara yöneltecektir. İran’daki son günlerde yaşanan iç karışıklıkların merkezinde ekonomik sıkıntılar olsa da ABD ve İsrail’in bu durumdan istifade etmek istedikleri de aşikardır. Önümüzdeki dönemde Lübnan sınırı, Kızıldeniz ve Irak hattında tansiyonun yükselmesi sürpriz olmayacaktır. İsrail’in Somaliland’i tanıma kararı ve Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri arasında yaşanan gerilim de bunu göstermektedir.
Bölge Ne Yapmalı?
Orta Doğu’nun en büyük sorunu, krizlere karşı ortak refleks üretememesi ve birlikte çözüm ortaya koyamamasıdır. Her ülke kendi başına tepki verdiğinde İsrail bu tepkileri istediği gibi yönetebiliyor. Gazze ve İran dosyalarının birbirinden kopuk ele alınması, İsrail’in manevra alanını oldukça genişletmektedir. Oysa İsrail’in bu süreçte etrafındaki yedi ülkeye doğrudan saldırması meseleye bütüncül yaklaştığını ortaya koymaktadır.
Bölge ülkeleri bu sonu uçurum olan gidişi durdurmak istiyorsa, sadece askeri değil siyasi ve ekonomik baskı araçlarını birlikte kullanmak zorundadır. Aksi hâlde her yeni saldırı, bir öncekinden daha cesur olacaktır.
Ukrayna: Uzayan Savaş, Derinleşen Çıkmaz
Rusya–Ukrayna savaşı 2025’te yeni bir aşamaya girdi: cepheler değişmedi ama maliyetler arttı. Ukrayna askeri olarak ayakta kalabiliyor ancak insan gücü ve ekonomik olarak ciddi şekilde zorlanıyor. Rusya ise tam bir zafer elde edemese de savaşı sürdürme kapasitesini koruyor. Rusya için Donbass bölgesini işgal ederek 2014’te ilhak ettiği, Karadeniz’in çatısı Kırım ile Rusya’nın kara bağlantısını sağlamak şimdilik en büyük kazanım. ABD Başkanı Trump’ın önceki başkan Biden’ın aksine Ukrayna’ya verilen desteği sorgulamaya başlaması da Rusya’ya sahada psikolojik avantajlar sağlıyor.
Bu savaş artık “kim kazanacak” sorusundan çok kim daha geç kaybedecek sorusuna dönüşmüş durumda. Avrupa ülkeleri artan enerji maliyetleri ve kamuoyu baskısıyla daha temkinli davranmaya ve daha dikkatli bir dil kullanmaya başladılar.
Önümüzdeki dönemde Ukrayna sahasında tam barış beklemek gerçekçi değil. Daha muhtemel senaryo, savaşın düşük yoğunluklu ama uzun süreli devam etmesi ve Avrupa’yı yıpratmayı sürdürmesidir. Belki de Trump Avrupa’yı bir noktaya çekmek için özellikle böyle olmasını istiyor.
Hindistan–Pakistan: Gözden Kaçan Büyük Risk
Hindistan’ın Pakistan üzerinde kurmak istediği baskı 2025’te daha sistematik hâle geldi. Ancak bu noktada şu gerçeği unutmamak gerekir; 1947’de Hindistan ile Pakistan ayrıldığında ekonomik altyapı belki Hint tarafında kalmış olabilir ama askeri akıl ve birikim Pakistan’da kaldı. Bu da nüfus avantajı, ekonomik büyüklük gibi gerçeklere rağmen Pakistan’ın Hindistan için kolay lokma olmayacağının delilidir.
Keşmir’de artan askeri hareketlilik, sınır ihlalleri ve sert söylem, iki ülke arasında kontrollü ama tehlikeli bir gerginlik oluşturuyor. Yeni Delhi yönetimi, iç politikadaki milliyetçi dalgayı diri tutmak için Pakistan’ı sürekli tehdit olarak öne çıkarıyor.
Buradaki risk şudur: Küçük bir sınır olayı, nükleer güç sahibi olan ve birbirini dengeleyen iki ülkeyi hızla geri dönüşü çok zor olan bir sürece sokabilir.
Venezuela’da Darbe Gerçeği:
Venezuela, 2025 boyunca enerji piyasaları ve siyasi meşruiyet tartışmaları üzerinden baskı altındaydı. Petrol fiyatlarının seyri değiştikçe yaptırımlar gevşetildi, sonra yeniden sıkılaştırıldı. Demokrasi söylemi ise her zamanki gibi pazarlık masasının süsü oldu. Washington’un Caracas’a bakışı ne halkın iradesiyle ne de sandıkla sınırlıydı; esas mesele enerji ve bölgesel nüfuzdu.
Venezuela’da son 48 saatte yaşananlar, sadece bir siyasi krizin ötesinde, bölgesel dengeleri sarsacak bir kırılmanın ilanıdır. Resmî kaynaklardan gelen son bilgiler, Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun iktidardan düşürüldüğünü, Amerikan askerî birlikleri tarafından tutuklandığını ve ülke dışına çıkarıldığını doğruluyor. Artık bu bir iddia değil; yeni bir gerçekliktir.
Bu gelişme, 2025 boyunca gölgede yürütülen baskı, yaptırımlar ve enerji pazarlığı politikalarının doğrudan sahaya yansıdığı andır. ABD, uzun süredir Venezuella’yı diplomatik ve ekonomik araçlarla dizayn etmeye çalışıyordu. Fakat son operasyon, artık küresel sistemin “önce diplomasi, sonra güç kullanımı” çizgisini fiilen terk ettiğini göstermektedir.
Petrol rezervleriyle dünyanın enerji haritasında her daim stratejik bir noktada duran Venezuela, bir anda sadece “bölgesel istikrar” meselesi olmaktan çıkmış; küresel nüfuz çatışmasının fiili sahnesi haline gelmiştir. Washington’ın bu hamlesi, demokrasi ya da insan hakları söylemleriyle paketlenemez; bunun adı güç siyaseti ve yeni bir jeopolitik hesaplaşmadır.
Bugün Latin Amerika, sadece Maduro sonrası değil, müdahalenin normalleştiği bir dönemin başlangıcında duruyor. Önümüzdeki günler neoliberal müdahale geleneklerinin sorgulanacağı bir döneme işaret ediyor. Ve bu tablo, dünya siyasetinin artık eski kurallarla işlemeyeceğini en sert biçimde ortaya koyuyor.
Son Söz
Dünya, aynı anda birçok cephede risk ve yönetilmesi gittikçe zorlaşan enerji biriktiriyor. Bu risklerin hiçbiri tek başına patlamayabilir; ama birlikte ele alındığında büyük bir sarsıntının zemini hazırlanıyor. Bugün yaşananlar tabi ki tesadüf değil, hesaplanmış ve aynı zamanda tehlikeli hamlelerin bir sonucudur.
Ve tarihte defalarca görüldüğü gibi bu tür dönemlerde en büyük bedeli hesap yapanlar değil, ateşin ortasında kalanlar öder.