Dünya siyasetinde bazı devletler vardır ki sadece günü yönetmez, tarihin yönünü değiştirmeyi hedefler. Bu devletlerin en önemli özelliği, olaylara anlık reflekslerle değil, uzun vadeli bir akılla yaklaşmalarıdır. İşte bu aklın adı “büyük strateji”dir. Büyük strateji, bir devletin askeri gücünü, ekonomik kapasitesini, diplomatik ilişkilerini ve hatta kültürel etkisini tek bir hedef doğrultusunda uyumlu şekilde kullanma becerisidir. Bu yönüyle sadece bir plan değil, aynı zamanda bir medeniyet tasavvurudur.

Aslında bu kavram modern bir icat değildir. Tarihin derinliklerine indiğimizde, büyük stratejik düşüncenin izlerini açıkça görürüz. Antik Çin’de Sun Tzu’nun “savaşmadan kazanmak” anlayışı, Roma’nın askeri etkisini hukuki düzenle tahkim etmesi, Osmanlı’nın “nizam-ı âlem” şiarıyla adaletli bir düzen kurma iddiası…

Bunların tamamı, bir büyük stratejinin farklı tezahürleridir. Ancak kavramın sistematik hale gelmesi, özellikle 20. yüzyılda, İngiliz düşünür Basil Liddell Hart ile birlikte olmuştur. Hart, savaşın sadece cephede kazanılamayacağını, asıl başarının barışı nasıl kurduğunuzla ölçüleceğini vurgulayarak büyük stratejinin çerçevesini genişletmiştir.

Bugün geldiğimiz noktada büyük strateji, sadece askeri planlamayı değil, ekonomiyi, dış politikayı ve hatta kültürel etkiyi içine alan çok katmanlı bir yapıya dönüşmüştür. Çünkü modern dünyada güç, yalnızca silahla değil; finansla, teknolojiyle, bilgiyle ve algıyla üretilmektedir. Bir devletin güçlü olması, sadece ordusunun büyüklüğüyle değil, üretim kapasitesiyle, ticaret ağlarıyla ve kurduğu uluslararası ilişkilerle ölçülmektedir.

Bu çerçevede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) küresel hegemonya politikası bunun bugünkü en bariz örneklerdendir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası sistem, aslında bir büyük stratejinin ürünüdür. NATO gibi askeri ittifaklar, doların küresel rezerv para haline gelmesi ve uluslararası kurumlar aracılığıyla kurulan düzen, ABD’nin sadece bir ülke değil, sistem kurucu bir güç olmasını sağlamıştır. Bu strateji, askeri gücü ekonomik ve diplomatik araçlarla destekleyerek küresel liderliği sürdürmeyi hedeflemektedir. Ancak ABD için bugün temel sorun kendi gücüne tapınmasıdır. Meşruiyet zemininden tamamen uzaklaşan ekonomik, sosyal, kültürel, diplomatik boyutları, salt askeri güç ile sürdürülebileceğine inanmasıdır.

Öte yandan Çin’in yükselişi, farklı bir büyük strateji anlayışını ortaya koymaktadır. Çin, askeri güç gösterisinden ziyade ekonomik yayılma ve “uzun vadeli sabır” üzerine kurulu bir yol izlemektedir. Kuşak ve Yol Girişimi ile Asya’dan Avrupa’ya uzanan ticaret hatlarını yeniden şekillendirmekte, altyapı yatırımlarıyla ülkeleri kendisine bağlamakta ve böylece görünmeyen ama son derece etkili bir nüfuz alanı oluşturmaktadır. Çin’in stratejisi, hızlı değil derin ilerlemeyi esas almakta, zamanla küresel güç dengesini kendi lehine çevirmeyi amaçlamaktadır.

Peki, Türkiye bu denklemde nerede durmalıdır?

İşte asıl mesele de budur. Türkiye, tarihi mirası, jeopolitik konumu ve insan kaynağıyla “büyük strateji üretebilecek” nadir ülkelerden birisidir. Ancak bunun için günü kurtaran politikaların ötesine geçmek, uzun vadeli bir vizyon ortaya koymak zorunludur. Türkiye’nin sadece tepkisel değil, kurucu bir akılla hareket etmesi gerekir. Ekonomide bağımsızlık, savunma ve tarımda yerli üretim, dış politikada çok yönlü denge ve eğitimde nitelikli insan yetiştirme gibi alanlar, bu stratejinin temel taşlarını oluşturmalıdır.

Tam da bu noktada Milli Görüş düşüncesi, dikkatle ele alınması gereken bir perspektif sunmaktadır. Merhum Necmettin Erbakan Hocamızın ortaya koyduğu vizyon, aslında yalnızca iktidar olmayı hedefleyen bir siyasi hareket değil, kapsamlı bir büyük strateji önerisidir. Erbakan Hoca’nın “Adil Düzen” yaklaşımı, ekonomik bağımsızlığı merkeze alırken; ağır sanayi ve yüksek teknoloji hamleleriyle üretim gücünü artırmayı hedeflemiştir. Bunun yanında D-8 gibi gelişmekte olan ülkelerin birlik içinde hareket etmesi fikri, küresel sistemde alternatif bir güç merkezi oluşturma amacını taşımaktadır.

Milli Görüş’ün en ayırt edici yönü ise stratejiyi sadece güç üzerinden değil, ahlak üzerinden tanımlamasıdır. Bugün dünyada güçlü olan devletlerin büyük bir kısmı, gücü adalet ve ahlakla dengeleyemediği için kriz üretmektedir. Oysa Milli Görüş anlayışı, gücün ancak adaletle anlam kazanacağını savunur. Bu yönüyle büyük stratejiyi sadece bir güç mücadelesi değil, aynı zamanda bir değerler mücadelesi olarak görür.

Bununla birlikte, büyük strateji sadece devlet elitlerinin masa başında yazdığı bir metin değildir; toplumun tüm katmanlarına nüfuz eden bir bilinçtir. Eğitimden medyaya, ekonomiden kültüre, maddi - manevi boyutları kapsayan her alanda aynı hedefe yönelen bir zihniyet inşa edilmeden kalıcı bir strateji kurmak mümkün değildir.

Türkiye’nin en önemli eksiklerinden biri de tam olarak bu stratejik bütünlük meselesidir. Kurumlar arası uyumun güçlendirilmesi ve uzun vadeli hedeflerin iktidar değişimlerinden bağımsız hale getirilmesi, bu açıdan hayati derecede önemlidir.

Ayrıca unutulmamalıdır ki, büyük stratejiler büyük sabır ister. Kısa vadeli kazanımlar uğruna uzun vadeli hedeflerden vazgeçen devletler, tarih sahnesinde kalıcı olamaz. Türkiye’nin önünde duran fırsat, sadece bölgesel bir güç olmak değil, aynı zamanda adalet merkezli yeni bir küresel söylem geliştirmektir. Bu ise ancak kendi değerlerine güvenen, üretim gücünü artıran ve stratejik aklını kurumsallaştıran bir Türkiye ile mümkün olacaktır.

Sonuç olarak büyük strateji, devletlerin sadece bugününü değil, yarınını da belirleyen bir yol haritasıdır. ABD ve Çin bu haritayı kendi çıkarları doğrultusunda çizerken, Türkiye’nin de kendi medeniyet değerlerinden beslenen özgün bir strateji geliştirmesi kaçınılmazdır. Bu strateji, ne tamamen Batı’ya bağımlı ne de içe kapanık bir anlayışla sınırlı olmalıdır. Aksine, kendi merkezini kuran, üretim gücünü artıran ve adaleti esas alan bir yaklaşım üzerine inşa edilmelidir.

Çünkü büyük devlet olmak, büyük sözler söylemekle değil; büyük stratejiler kurmakla mümkündür.