Entrika, kriz, kaos, savaş, soykırım, zulüm, baskı, şiddet, kan ve gözyaşı ile dolu Orta Doğu tarihinde 19. yüzyılın sonlarına doğru yeni bir perde aralanıyordu. Bölgenin en eski oyuncuları olan Osmanlı ve İran tamamen yıpranmak üzereydi. Osmanlılar ve İran'ı yöneten Kaçar hanedanı çok zor günlerden geçiyordu. Özellikle İran'ın durumu iç açıcı değildi. Doğu komşusu Hindistan yüzyıla yakın zamandır İngilizler tarafından işgal edilmişti. Kuzey sınırındaki Kafkasya ve Orta Asya ise Rusya tarafından işgale uğramıştı. İran ekonomisi de zorlu bir sürecin içindeydi. Kaçar hanedanı artık İran'ı yönetemiyordu. Gittikçe kötüleşen ekonomi, artan dış borç, kuzeyden Rusya, güneyden İngiltere baskısı Tahran'ı ciddi bir şekilde yormuştu. Osmanlı da aynı şekilde Rusya ve Avrupa'nın baskıları karşısında zor günler geçiriyordu. Durum böyle olunca da Orta Doğu'da emperyalist güçler "kim söz sahibi olacak?" kavgasına çoktan başlamıştı.
Bu tarihlerde "Great Game" yani büyük oyun diye bahsettiğimiz yeni bir dönem başladı. İngiltere ve Rusya: İran, Orta Doğu, Hindistan, Orta Asya, Kafkasya coğrafyasına sahip olmak için derin bir jeopolitik bir rekabete girişti. Birinci Dünya Savaşı'na kadar devam eden ve aşamalı şekilde sürdürülen bu politika sonucu en çok kaybeden bölgemiz oldu. Savaştan sonra dünya siyaseti değişti. Rusya'da Ekim Devrimi yaşandı. İngiltere ise savaştan yıpranarak çıktı ve kolonilerini kaybetmeye başladı.
1991 Körfez Savaşı ile adeta "Great Game-Büyük Oyun 2" bölgemizde tekrar oynanıyordu. Bu kez taraflar biraz değişmiş durumdaydı: Anglo-Sakson geleneğin temsilcisi bu sefer Amerika Birleşik Devletleri (ABD) olmuştu. Diğer tarafta ise Rusya ortalıkta görünmüyordu. Çünkü Rusya aynı tarihlerde büyük bir sarsıntı içindeydi. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte Rusya; Orta Asya ve Kafkasya aynı zamanda Orta Doğu üzerindeki etkisini ciddi oranda kaybetmişti. Rusya böylece kendi içine doğru çekilirken bölge ülkeleri adeta bu kez perde önüne yeniden çıkıyordu.
1991 Körfez Savaşından bu yana Büyük Oyun 2'de yabancı işgalciler yine devreye girdi. Körfez Savaşı’yla başlayan süreç halkların haklı taleplerinin istismarına dönüşen Arap Baharı'yla birlikte daha da kızıştı. Ve bu savaşın son perdesi 7 Ekim 2023 Aksa Tufanı Operasyonu oldu. Gazze'nin özgürlüğü için mücadele eden HAMAS'ın çıkışıyla birlikte son perde hiç olmadığı kadar karmaşık bir şekil aldı. Bu sürecin en zirve noktası ise ABD/İsrail ve İran arasında beklenen o büyük savaş oldu. Bu savaşın sonuçlarına baktığımızda ise bu kez büyük oyunu kaybeden bölge ülkeleri değil emperyalist güçlerdi.
Savaştan Anlaşmaya
Bir buçuk ay süren kanlı savaşın ardından İran ile ABD arasında imzalanan mutabakat tam olarak böyle bir dönüm noktasına işaret ediyor. Eğer açıklanan maddeler uygulanabilir ve süreç kalıcı bir siyasi anlaşmaya dönüşebilirse, bölge son yılların en önemli jeopolitik kırılmalarından birisine sahne olabilir.
İlk bakışta Washington yönetimi anlaşmayı kendi başarısı olarak sunuyor. ABD Başkanı Donald Trump'ın açıklamaları da bu yönde. Ancak ortaya çıkan tabloya biraz daha yakından bakıldığında, savaşın başlangıcında ilan edilen hedeflerle varılan nokta arasında ciddi bir uçurum ve mesafe olduğu görülüyor.
ABD ve Siyonist İsrail cephesinin temel hedefleri İran'ın askeri kapasitesini kırmak, bölgesel nüfuzunu geriletmek, İran yönetimini içeriden baskı altına almak, rejim değişikliğini gerçekleştirmek ve Tahran'ı çok derin stratejik tavizlere zorlamaktı. Buna karşılık bugün konuşulan maddeler arasında İran'a yönelik ablukanın kaldırılması, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması, yaptırımların hafifletilmesi ve İran ekonomisinin yeniden sisteme entegre edilmesi gibi başlıklar konuşuluyor.
Bu durum, savaşın mutlak galibinin İran olduğu anlamına gelmiyor. Tahran da doğal olarak ağır bedeller ödedi. Ancak İran'ın temel devlet kapasitesini koruyarak masadan kalkması başlı başına bir başarı ve önemli bir sonuçtur. Zira son yıllarda yaşanan gelişmeler, İran'ın bölgesel caydırıcılığını ciddi şekilde sorgulatır hale getirmişti.
Anlaşmanın en dikkat çekici maddelerinden birisi de Lübnan dosyasının metne girmesidir. Bu başlık, yalnızca İran ile ABD arasındaki ilişkileri değil, İsrail'in gelecekteki hareket alanını da doğrudan ilgilendiriyor. Eğer Lübnan cephesinde kalıcı bir askeri kısıtlama ortaya çıkarsa, Tel Aviv'in son yıllarda alıştığı işgal serbestîsi belirli ölçüde sınırlandırılmış olacaktır. İsrail ile Hizbullah arasında varılan anlaşmayı da bu bağlamda yakından takip etmek gerekir.
Sürecin en büyük kaybedeninin ise İsrail Başbakanı, Gazze Soykırımcısı Netanyahu’nun olması şaşırtıcı değildir. Netanyahu'nun uzun yıllardır savunduğu stratejik hedef, İran'ın bölgesel etkinliğini kırmak ve mümkünse İran dosyasını tamamen gündemden çıkarmaktı. Gelinen noktada ise İran ortadan kalkmadığı gibi, yeniden siyasal ve ekonomik açıdan nefes alma imkânı elde etmiş oldu.
Bu yaşananlara İslam dünyası açısından bakıldığında ise çıkarılması gereken temel ders ortadadır. Son çeyrek asırda bölge ülkeleri birbirleriyle çatışma merkezli rekabet ederken, dış güçler Orta Doğu'nun siyasi düzenini büyük ölçüde belirledi. Bugün ortaya çıkan tablo, İslam ülkelerinin kendi aralarındaki ilişkileri güçlendirmelerinin ne kadar hayati olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. Pakistan, Katar, Türkiye ve Suudi Arabistan'ın adının bu süreçte sıkça anılması bu açıdan dikkat çekicidir.
Elbette henüz nihai sonuca ulaşılmış değildir. Önümüzde uygulanması gereken maddeler, yürütülecek teknik müzakereler ve aşılması gereken ciddi güvensizlikler bulunmaktadır. Ancak mevcut tablo şunu gösteriyor: Orta Doğu'da yeni bir denge oluşuyor ve bu dengenin merkezinde artık yalnızca askeri güç değil, ekonomik dayanıklılık, diplomatik esneklik ve bölgesel işbirliği yer alacak.
Eğer süreç kalıcı hale gelirse, bu mutabakat sadece bir savaşın sonu değil; Orta Doğu'da yeni bir güç dağılımının başlangıcı olarak da tarihe geçebilir.
Anlaşmanın uluslararası sistem açısından bir başka sonucu da Çin ve Rusya'nın konumuyla ilgilidir. Son yıllarda Batı yaptırımları nedeniyle Moskova ve Pekin'e daha fazla yaklaşan İran, bu süreçten sonra ekonomik olarak rahatlamış olsa bile söz konusu eksenden tamamen kopmayacaktır. Aksine Tahran, Batı ile normalleşmenin sağladığı ekonomik imkânları kullanırken Çin ve Rusya ile geliştirdiği stratejik ilişkileri de korumaya çalışacaktır. Bu durum, Washington'un uzun yıllardır hedeflediği "İran'ı bölgesel ve küresel rakiplerinden uzaklaştırma" stratejisinin beklenen sonucu üretmediğini göstermektedir. Eğer anlaşma söylendiği gibi ayakta kalırsa, İran'ın hem Doğu'yla hem de Batı'yla eş zamanlı ilişki kurmaya çalışacağı yeni bir döneme gireceğini söyleyebiliriz.