Adalet, zulmün ve haksızlığın zıddıdır. Fıkhi bir terim olarak “dince sakıncalı sayılan şeylerden kaçınarak hak yol üzere bulunmak” anlamında kullanılır. “Âdil” sıfatı ise, büyük günahlardan kaçınan ve küçük günahlarda ısrarcı olmayan kimseler için kullanılır.
Kur’an-ı Kerim adalet üzerinde çok fazla durmuş ve düşmanlara karşı bile adaletten ayrılmamayı emretmiştir. “Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin.” (Maide, 8) “Mescid-i Haram’a girmenizi engelledikleri için bir kavme olan kininiz, sizi aşırı davranmaya sevk etmesin.” (Maide, 2) “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hüküm verirken adaletle hüküm vermenizi emrediyor.” (Nisa, 58)
Allah Resulü (s.a.v.) Efendimiz adaletli davrananların Allah katında nurdan minberler üzerinde olacaklarını bildirmiş ve adaletli yöneticilerin, kıyamet gününün o dehşet sahnelerinin yaşandığı anında Allah’ın gölgesi altında gölgeleneceklerini haber vermiştir.
Adalet herkes için ve her işte şart olmakla birlikte özellikle de devlet yönetiminde görev alanların bu konuda çok daha hassas olmaları daha büyük bir önem arz eder. Çünkü millet adına yüklenilen bütün iş ve icraatlar hep adalet şartı ile yüklenilmiş sorumluluklardır. Cehaletinden, aklının eksikliğinden, duygusallığından veya başka herhangi bir nedenden dolayı âdil davranamayacak olanların bu tür görevleri üstlenmeleri ise haramdır.
İslam, aralarında kin ve düşmanlık bulunan insanlara karşı bile bu adaleti, Allah için uygulamayı farz kılmış ve herkesi adalet gölgesi altına almıştır. Hiçbir inanç, hiçbir düzen müntesiplerini, kin besledikleri düşmanlarına karşı bile, “mutlak adalet” ile davranmakla sorumlu tutmamıştır. Bunu yalnızca İslam emretmiş ve hiçbir dünyalık beklentisi içine düşmeden bunun Allah için uygulanmasını istemiştir.
Aralarında var olan tüm hoşnutsuzluklara ve kine rağmen, bilinçli bir şekilde adaleti yerine getirmeye çabalamak, elbette ki nefse çok ağır ve zor gelen bir davranıştır. Her şeyi yalnızca Allah için yapma duygusu kalplerde yerleştirmeden, her an O›nun gözetiminde olduğu hissi tüm hücrelerde hissedilmeden kesinlikle bu başarılamaz.
Bu, soyut bir tavsiye ve uygulanması imkânsız bir emir değildir. Aksine bu ümmet, İslâm›a göre yönetildiği günlerde, bu hükmü tam olarak uygulamış ve sorumluluğunu yerine getirmiştir. Bu konudaki pek çok örnek, tarih sayfalarında yer almaktadır.
İslam, hayatın tüm alanlarında söz sahibi olduğunda, ilke ve prensipleri bir sistem halinde bütün aşamaları ile birlikte uygulandığında bütün kalplere hükmedecek, yaşam alanlarının tümüne huzur ve sükûnu getirecektir.
Bu din, Müslüman toplumun yaşamında tam olarak uygulandığı zaman, insanlar çağdaş cahiliyenin bataklığından kurtulacaktır. Ancak din, hayatın akışına yön vermekten uzaklaşıp sadece camilere hapsedilerek vaaz ve hutbeye dönüşürse insanların kalplerine de hükmedemez.
İslam coğrafyasında Müslüman kanının oluk, oluk akıtıldığı, ihanetlerin, hile ve tuzakların zifiri karanlık şeklinde her tarafı kapladığı şu günlerde dostluk ve düşmanlıklarımızı bir kez daha gözden geçirmeli ama asla adaletten şaşmamalıyız.
Rivayet edildiğine göre Allah Resulü oğlu İbrahim’i defnettikten sonra kabrin başında durmuş ve şöyle buyurmuştur: “Kalp üzülür, göz yaşarır. Fakat Rabbimizi kızdıracak söz söylemeyiz.” (Buhari, Cenaiz, 43)
Evet, başımıza gelecek hiçbir felaket bizi Rabbimizin gazabına uğratacak söz söylemeye ve amel işlemeye sevk etmemeli, bir mağduriyetin üzerine başka mağduriyetler inşa edilmemelidir.