Suriye de binlerce kişinin hayatını kaybettiği, yüz
binlerce insanın evlerinden yurtlarından sürgüne yollandığı acımasız savaş
bitmiyor, bitirilmiyor, bitirilmek istenmiyor.
36 yıl önceki Hama katliamından daha berbat bir savaş,
coğrafyayı ele geçirmiş durumda.
Camilerin künyeleri yüzünden başlarına yağdırılan
bombalar. Şii ya da Sünni çoğunluk ise müdavimleri, yıkımı hak etmiştir. Hatta
türbelere varana değin bir gaddarlık Ortadoğu yu kasıp kavurmakta. İçinde
yatanlara göre saygı görecek ya da bombalara gark olacaktır. Pilavlar,
meyveler, ekmekler buralarda çöpe atılırken, Madaya da 150 sivil açlıktan öldü.
Ablukalar, yollanan yardımların da mağdurlara ulaşımını engellemekte.
Sınırımızın dibinde hizalanan insanlar, açlıktan kedileri
yemekte.
Batasıca bir insan düşmanlığı, ölüm olarak kol gezmekte.
Yaşamın ipini çekmeye karar veren etnik ve mezhepsel ayrımlar. Okullar,
hastaneler, evler, lojmanlar vurulmakta. Ne kadar benzemekte yazgımız Suriye
ile.
Evlerinden kaçışan insanlar.
Yıkılmış viran olmuş sadece rüzgârda perdeleri uçuşan
hayalet evler. Güzel bir manzaraya bakan bir zamanların şen şatır mahalleleri,
akşam ezanlarının dinlendiği huzur saatleri, bir sofra başına toplanmış aile
saadeti de havaya uçurulmakta.
Hele hayatın gülücükleri olan bebekler vurulduğunda, bir
daha gülmez oluyor coğrafyalar.
Diyarbakır da polis lojmanlarına saldırı, üçü çocuk altı
sivil ölüyor.
Suriye ile aramızdaki mesafe gittikçe kapanmakta. Atılan
roketlerle yanmış kararmış apartmanlar, dökülmüş camlar çerçeveler, çil yavrusu
gibi kaçışanların fotoğrafları, bir milletin moralini kül ediyor. Hastanelerden
doktorlar hemşireler istifa ediyor, ana okullarına bile bombalar atılıyor, kar
tatili gibi sevimli olmayan bıçak gibi keskin iğrenç bir savaş tatili ile
okullar ders göremez hale geliyor.
Yazgımız giderek Suriyeleşmekte.
Korkunç çaresizliği, Yasin Börü ve arkadaşlarının
internete düşen katledilme sahnelerinde bir kez daha yaşıyorsunuz;
saldırganlardan kaçmak için sığındıkları apartmanda çaldıkları kapıların
hiçbiri açılmaz. Sonunda bir kapı açılır, onları içeri alır ama ölüm
enselerindedir. Onları takipçileri olan öfkeli kalabalıktan korumak isteyen ev
sahibi kadın, polisi arıyor, yalvararak ağlıyor, Ne olur gelin kapıyı
kırıyorlar hepimizi öldürecekler. Tekmelenen kapının ve saldırganların öfkeli
seslerini dinliyor polis, tamam diyor, kadın defalarca arıyor, yalvarıyor,
ağlıyor. Çaresizliğin, korkunun, bekleyişin, yaklaşan ölümün sesini duymak
hepimize kötü geliyor. Yukarı kattan sarkıp camdan giren saldırganlar,
ağızlarını burunlarını keserek işkencelerle tanınmaz hale getirdikleri
çocukları, 18.30 da katlediyor, polis 21.30 da geliyor. Anneler tanınmayacak
durumdaki çocuklarını, ayaklarındaki benden tespit ediyor. Halk, kapı
komşusundan korkar hale geliyor.
Suruç ta, Ankara da, Cizre de, Silopi de, Sur da,
Diyarbakır da patlamalar; bir milletin kalbini darmadağın ediyor.
Çocuklar, gençler, anneler ölüyor.
Mutluluklar, sevinçler alıp başını dönmemecesine gidiyor.
Çaykalar sadece hüzün taşıyor.
Sultanahmet, kan renkli karanfillerle döşenmekte buz gibi
soğuktan daha soğuk bir sahne, damarlarda kanlar donmakta, bir ülkenin
misafirleri tam memleketin kalbinde katledilmekte.
Dikilitaş ne acılar gördü yüzlerce yıldır, ne isyanlar
yaşadı, ne idamlar izledi hiçbiri bu kadar yakıcı olmadı belki de, poşetlerle
toplanan insan parçalarının ardı sıra bakarken.
Vurulma konusunda, metropollerin bir köy kadar hükmünün
olmadığı da ispata kalkışılmakta. Muktedalar, çoktan ellerini ceplerine sokmuş
keyifle izlemekteler perişan halimizi.
1994 yılında Necmettin Erbakan söylemişti: Bir gün
Suriye karışırsa, bilesiniz hedef Türkiye dir