Devlet, birey değildir. Toplum demekte değildir. Devletin ne olduğu ile alakalı tartışmalar yüzyıllardır süregeliyor zaten. Yeni bir ek yapma niyetim yok. Ben sadece bir izleyici olarak gözlem yapmaya çalışıyorum. Temelde inandığım şey ise “Devlet”in halka rağmen değil “için” çalışması esasıdır. Birey olmadığı için de bireysel zafiyetlerden beri olması gerektiği sonucuna varıyorum. Uyumak, rehavete düşmek, aldanmak mastarlarını “devlet” anlayışına yakıştıramamam belki de bu yüzden…
Bu anlayışı diri tutmak için sivil müdahaleye ihtiyaç duyar devlet. Toplumun nabzı atıyorsa eğer dakikada vuruş sayısı değiştiğinde hemen önlem alınması elzemdir. Toplumu “Aydın”lar sürüklemek yerine güdüyorsa bu eylemin devlet zafiyeti oluşturması işten değildir! Sahi aydınlar ne işe yarar? Nerede bulunurlar?
Bir gazetede köşe kapan, haber sitesinde kod maharetiyle kontrolsüz Word kullanan, takipçi sayısı fazla diye ahkâm kesen, yayınevi sahibi tanıdığı olduğu için kitap çıkarabilen, ticari yaklaşımla zorla kitap yazdırılanlara mı “Aydın” diyoruz? Geçmiş zamanların filozofları, bugünün aydınlarının iş tanımını benim kadar merak edeniniz var mı?
Devletin rehavetini bertaraf etmek yerine bu rehaveti toplumu gütmek için kullanmanın adı “aydınlanma” bu işi yapanlara da “aydın” demek ne kadar mümkündür bilemiyorum. Gerçek dediğimiz kavramın her zaman hoşumuza gitmesi, her zaman menfaatlerimizi öncelemesi beklenemez. Bu beklentiden toplumsal bir fayda çıkamaz! “Aydın” dediğin fildişi kulelerden toplum adına ahkâm kesemez. Elindeki gücü halkı manipüle için kullanamaz. Kalemle diktiği işaret tabelalarını takip eden kalabalığın arasına karışması da gerekir. Fincancı katırlarının ürkmesi gerekiyorsa, birinin dürtmesi gerekiyorsa gerekeni yapana kanaat önderi demek daha yerinde değil midir?
Güç, kaostan beslene gelmiştir her daim. Geçmiş zamanlarda halkı yoksunluğundan uzaklaştırmak için arenalarda ölmek ve öldürmek üzere yetiştirilmişlerin kanı dökülerek yapılırdı. Şimdilerde her güç hırsı mahkûmu devleti kullanarak coğrafyasını arenaya çevirmeye çalışıyor. Gözlerimizi kapatamayız. Açık olmalı. Bu yüzden bizi yoksunluğa sürükleyip bu sayede işini görenlere, yani locada oturanlara bakmak yerine bakışlarımızı dökülen kana çevirmemizi sağlayan çığırtkanlar olmak zorundadır. Çığırtkandan soytarı olur belki ama filozof olamaz! İktidar dediğimiz mefhumu toplum nezdinde faydalı hale getirebilecek kişiler ise soytarılar olamaz!
Film izlemeyi severim. Hiçbir hikâyenin mesnetsiz çıkamayacağını düşünürüm. Fantastik hikâyelerin bile beslendiği bir bilinçaltı olduğunu savunurum. Yüzüklerin Efendisi filminin Hıristiyanlık propagandası, Hobbit filminin Yahudilerin Kudüs’e dönüş hikâyesi barındırdığı tezi bana inanılamayacak bir tez gelmez. Siyahilerin “OHAL”e zorladığı Amerika’nın, işi filmlerle çözemediğini anlaması ne kadar zamanlarını alır bilemem. Zenci zulmü ile alakalı filmleri de manidar bulmuşumdur. Zencilere üzülmemizi ama onlara renktaşlarına rağmen sahip çıkan beyazlara sempati duymamızı sağlayan filmlerin alt metni çok enteresan gelmiştir bana. Yine çokça tartışılan bir çizgi roman uyarlaması V For Vandetta isimli bir filmden kareler düştü zihnime. İngiltere distopyasında geçen hikâyede bir teröristin kaostan beslenen bir hükümete karşı verdiği mücadelenin haklılığını\haksızlığını tartıştılar uzun zaman. Başbakan Sutler iktidarını sürdürebilmek için medyayı, istihbaratı, polisi ve hükümet birimlerini demir yumrukla yönetmektedir. V karakterinin insanlara nasıl düşünmeleri gerektiğini zorlayan idareye mahkûm olmak zorunda olmadıklarını, bir fikre dokunamayacağın gerçeğinin bir fikrin ölmeyeceği gerçeğini ortadan kaldırmadığını hatırlatmasından sonra başbakan Sutler’in medya patronuna verdiği talimat ilgi çekiciydi. “Öyle yayınlar yapacaksınız ki halk en iyi seçeneklerinin biz olduğumuza inansın!” Hemen arkasından yapılacak haberlere dikkat kesildim. Diğer ülkelerdeki iç savaş salgın ve kaoslarla alakalı haberler vardı. Her fırsatta vatandaşın samut gündeminden uzak dış ve suni gündemle uğraşmaya mecbur medyamız beni kendisi hakkında yeniden düşünmeye itti. Filmlerin sadece basit bir hikâyeden oluşmadığını düşündüm. İnsanlar çeşitli olsa da hırs ve karakterler çok benzeyebiliyor. Hikâye fantastik olsa da yazarının et ve kemikten meydana geldiği gerçeği çarpıyor yüzüme…
Yeni bir hicri yılı kucakladığımız bugünde yeri değişen bazı kavramları konuşalım istedim. Kafanızı karıştırdıysam, okumak için ayırdığınız zaman yetmeyecek bir de bu meseleler üzerinde düşünmek zorunda kaldıysan özür dileyecek değilim. Sıcaklıkların arttığı şu günlerde rahatlamak istiyorduysanız okumak için yanlış yer seçtiniz demektir. Mevcut halden mutlu olmanızı sağlayacak, sahibinin kırbacını sallayan başka bir zenci bulmalı yahut klimayı açıp televizyonda bir evlendirme programı denk getirmeliydiniz. Burada olanlar benim suçum değil!
Sokrates’e ne iş yaptığı sorulduğunda verdiği manidar bir cevap üzerine kaleme alındı bu yazı. “Atlar rehavete müsait hayvanlardır. Bu rehavet hali onları kurtlar için kolay bir lokma haline getirir. Kurtları ondan uzaklaştırabilecek tek şey ise “At Sineği”dir. İşte biz “At Sineğiyiz!” biz rahatsız eder, soru sorarız. Rehavet bedeni esir almasın, uyanık kalsın isteriz.”
Sokrates tabi bunu söyleyen! Dinsiz bir filozof sayıp söylediklerini yok saymak ahmakça da olsa bir tercihtir. Şimdi bakıyorum da; devleti ve toplumu “at” kabul edersek bütün sinekler kurda çalışıyor. Yaptığının da “At”a fayda sağladığına inanıyor. Başka bir grup ise kurdun ağzını bağlama duasında. Sadece dua etseler düzelecek sanıyor. At’ı uyandırmaya çalışmıyor hiç. Tuhaf işte…
Gerçek mi?
O hâlâ kayıp hazine…
Kalbinizin sahibine emanet olun…
Eyvallah!!!