İşgal ve soykırımın zirveye çıktığı, sabah namazlarında camilerin bombalandığı bir dönemde başka şeyler konuşmak, konuşmanın içeriği bir yana, aslında yeteri kadar incitici.

Lakin konuşulmak istenen hususun, yine bu konuyla yakın ilişkisi bulunduğundan, mecburen dile getirildiği de bir hakikat.

Malum, 7 Ekim yalnızca işgal rejiminin acziyetini göstermek bakımından değil aynı zamanda takkenin düşüp kelin göründüğü, Filistin istismarının alışıldık doğasının ifşa edildiği bir milat olarak da tarihe geçti.  

“Neyse biraz sabredelim, her zamanki gibi biraz Filistinli ölür, biraz yakım olur ama bir süre sonra saldırılar durur” diye ümitlenen Müslüman liderler, mücahitleri ve halkıyla bir bütün halinde Gazze direnişi uzadıkça telaşlanmaya başladı.

Çünkü istismarın alışıldık formatında Müslüman liderler işgal rejimiyle askeri, siyasi, ticari, diplomatik bakımdan yakın ilişkide bulunduğu halde Filistin hassasiyetinden bahseder, HAMAS ve diğer gruplara mesajlar verir ve hatta karşılıklı ziyaretler yapar. Müslüman coğrafyasında Kudüs ve Mescid-i Aksa hassasiyeti bitmesin isteyen Filistinliler ise tüm bu orta oyununda kızılcık şerbeti içiyor görüntüsü vermek durumunda kalır. Böylece ne Filistin konusunda bir adım atılmış ve İsrail rahatsız edilmiş olur ne de Filistin karşısındaki gaflet ifşa edilmiş olurdu. Nitekim işgalin sürekli alan genişletmesi bu samimiyetten uzak halin ispatıydı.

Ta ki 7 Ekim’e kadar. Aksa Tufanı’ndan beri izan ve insaf sahibi tüm samimi insanlar bu görüntüyü sorgulamaya başlar hale geldi.

Yokluk içinde tüm varını ortaya koyan Filistin için atılacak onca adım varken nasıl da sessiz kalındığını gördükçe çürük ipliğe hülyalar dizdiğinin farkına varmaya başladı.

İşte tam da bu noktada şimdi yeni bir oyun tezgâhlanmaya başlandı. Sahte Filistin hassasiyeti kurgusunun ifşa olduğunu görenler, bu kez milliyetçilik ve mezhepçilik kartını kullanmaya karar verdi.

Eli kalem tutanlar ve kürsüde arzı endam edenler aracılığıyla HAMAS’ın İran ile kurduğu ilişki üzerinden aparat haline getirilmesinden bahsetmeye başladılar.

Uzunca süredir ektikleri İran düşmanlığı tohumları yetmezmiş gibi, ufak ufak HAMAS’ı da şeytanlaştırmaya başlıyorlar yani.

Zalimin karşısında direnen Hamza yürekli insanların yanında duramayanların, yani bir nevi zalimin aparatı olmak durumunda kalanların, Hamza yüreklilere aparat mesajı vermesi oldukça manidar ve elbette üzücü.

Gayemiz birilerine laf yetiştirmek değil, yanlış anlaşılmasın. Ama en azından içinde bulunduğumuz halden hicap duymak varken bu aymazlığa tevessül etmenin yanlışlığına dikkat çekmek istiyoruz.

Tek bir millet halinde olduğunu ispat eden küfre karşı bir olmak varken konuşulması gereken konu bu mudur Allah aşkına?

Liderlik mücadelesi varmış gibi göstermek hem de bunu yazarak kayda geçirmek kime, ne gibi bir fayda sağlayabilir?

Asıl bu durumda aparat haline gelinmiş olunmaz mı?

Ama bu duruma çok fazla şaşırmamak gerekir. Irak işgali öncesinde siyasi dizayna maruz bırakılan Türkiye’de hedeflenen; komşu Müslüman ülkelerin işgal edilmesine karşı aykırı ses çıkmasına engel olacak bir yapının ihdas edilmesiydi.

“Siyonizm’in en büyük vazifesi, AK Parti’yi iktidarda tutmaktır” sözünün manası buydu zaten. AK Parti’ye gönül verenleri incitmek için değil, uyarmak için yapılan bir ihtardı.

Ne yazık ki, siyasi tarafgirlik hastalığından ötürü bu ihtarların anlamı, üzerinden yıllar geçtikten sonra ancak anlaşılıyor. Örneğin Suriye sınırında mayınlı araziler temizlenirken ve sınır kaldırılırken yapılan uyarıların önemi ancak bugün ortaya çıkıyor.

O günlerde Gaziantep’te, Şanlıurfa’da yapılan “mayınlar temizlenmesin” mitinglerine katılmayanlar bugün şehirlerindeki göçmen nüfusundan ve bozulan huzurdan şikâyet ediyor.

Son birkaç yıldır aynı şekilde Türkiye-İran sınırının hem de uluslararası fonlarla temizlendiğini de biliyor muyuz ya da bunu ne kadar önemsiyoruz?

Hâlbuki senaryo aynı, rejisör aynı… Sadece aktörler değişiyor. Dün Irak’ı ve Suriye’yi işgal ederken yaptığını bugün İran için tezgâhlıyor. Uyansana!

Bugün ülkemizde ana problem; Siyonist zihniyetlerin pervasızca saldırılarına karşı yıllarca aşılanan “bizim mahallenin” korumasız kalması ve Siyonist tezgâhın etkisi altına girmesidir. Yoksa Türkiye’de ne İran ne de Suriye düşmanlığı yeni bir olgu değildir. Bugün yaşanılan sorun, kendi coğrafyamıza karşı düşmanlığı kendimizi ifade edenlerin yapmasıdır.  

Biraz itidal, biraz vahdet uyarısı yapan herkesin İrancılılıkla, Esatçılıkla suçlandığı yerde kimin neyin aparatı olduğu tartışması çok su götürür!

Onun için, bırakalım bu güncel yanılgıyı da, canlandıralım aramızda sarsılmaz birliği. Aksi takdirde biz aparat kavgası yaparken Siyonist tehdit hepimizi aparatlaştıracak!