Türkiye de her darbe sonrasında, başta hukukçular olmak üzere hemen her kesimden insanlar yargının siyasallaştığından yakınırken, bir dizi hukuk ihlalleri olur ve kanunların keyfi kullanımından da söz edilirdi. Bazen de yargıçlar TBMM nin kanun çıkarmakta geciktiğini ve geciken adaletin adalet olmaktan çıktığını söyleyerek feveran ederlerdi. Çoğu zaman bu şikâyetler karşısında hükümet çeşitli bahaneler bularak kanun çıkarmakta gecikirdi.

Şimdi her zamankinden farklı bir durumla karşı karşıya bulunuyoruz. Bugün ülkenin yaşadığı zor şartlardan ötürü, yargıçların kendilerine durumdan vazife çıkarmak gibi bir tavra girdiğini görüyoruz. Anayasa Mahkemesi nin eski başkanı Cumhurbaşkanı olduğundan bu yana durum değişti.   

Anayasa Mahkemesi ile Danıştay ve Yargıtay başkanları her adlî yılbaşında yargının siyasallaşmasından şikâyet ederek yargıçların "cüzdanla vicdan" arasında kaldıklarını söylerken, birden bire durum değişmiş gibi, iktidarın değişmesiyle birlikte ağız değiştirdiler. CHP nin dokunulmazlık tartışmasında hukukçuların da taraf olduklarını görüyoruz. Bir kısım yöneticiler yargıya güvensizlik anlamında sözler sarf edince, devletin bütün sözcüleri de CHP ile birlikte kanun savunuculuğuna giriştiler...

Hukukun üstünlüğünü değil kanunların egemenliğini isteyen yargıçlarla spekülasyonları çok seven ve böylece demokrasiyi demagojik yollarla felç eden hukukçular tarafından yönetilen garip bir ülkede yaşamaya zorlanıyoruz. Durumdan sürekli şikâyet eden insanımız bunu hak etmiyor.

Zor bir dönem 

Yıllardan beri zor günler yaşıyoruz. Siyasî bakımdan sürekli kargaşa ve belirsizlik hüküm sürüyor. Siyaseten istikrara alışmamış ve sürekli mesele çıkarmak isteyen bir bürokrasi var. Tecrübeli sayılan politikacıların bugünkü sorumsuzluğunu yaşlılıklarına bağlayanlara söylenecek şey şu: Biz onların gençliğini de biliyoruz! Tuhaf olan, milletimizin bu insanlara mahkûm edilmesidir.  

Bir zamanlar Türkiye nin tek meselesi ABD nin uyguladığı silâh ambargosu gibiydi. Hemen herkes onun şu ya da bu biçimde çözülebilir veya çözülemez oluşundan söz ediyordu. Bugün de AB nin dayatmalarının bu ülkenin dış politikasını belirsiz hale getirmesi şaşırtıcı değil mi

Bu yaz ve sonbahar günleri yalnız hükümet ve partisi için değil, bir kısım muhalefet partileri için de zor günlerdir. Ana muhalefet partisi başkanı Baykal, sandıkta kaybettiği reyleri ve iktidar umudunu sokak gösterileriyle paralel olarak darbe planlayan emekli subaylarla elde etme gayretlerine düştü. Bu milletin partisinden niçin kaçtığını değil de muhaliflerine hangi akılla rey verdiğinin hesabını sorup duruyor.

Başkentten gelen haberler, bu kapatma davasından sonra hükümeti oluşturan reylerin sonbahar yaprakları gibi döküleceğine umut bağlamış yeni oluşumlardan söz ediyor. Bazı parlamenterin yüzen-gezen oy oluşturma gayretlerine imkân verecek bir rahatsızlık içinde olduğu görülüyor. Artık bu işin utanç verici bir tarafı da kalmamış gibidir: Değil mi ki, ülkenin içeride ve dışarıda umudu gibi gösterilen ve dürüstlüğün sembolü gibi sunulan Ecevit, Güneş Motel görüşmeleriyle iktidara geldi, ötekilerin gelmemesi için hiç bir sebep yoktur.

Kısa sürede ne olacağı kestirilemez bir dönem yaşıyoruz. Bazıları, içi yana yana memleketin bir bölümünün elden çıkmak üzere gözüyle bakarken, bir kısmı da ülkeyi iç savaşın eşiğinden ancak kendisinin kurtarabileceğine çevresini inandırmaya çalışıyor. İçerdeki karışıklık dışarıdakinden daha az değil. Herkesin gözü gazetelerde, kulağı ajanslarda Her yeni haber daha önceki tahminlerden biri için destek unsuru olarak kullanılıyor. Ekonomi istikrarsızlıktan can çekişiyor. Her gün biraz daha güvensiz ve rahatsız bir hava oluşuyor. Herkes birbirine nereye gidiyoruz diye soruyor. Kısaca, zor bir dönemin problemleriyle baş başayız...

Böyle dönemlerde inisiyatifi yargıçlara bırakan bir belirsizlik hüküm sürdüğünü görüyoruz. Çünkü durumdan vazife çıkaran derin devlet rolüne soyunmuş bir kısım emekli zevât askeri zorlar Bu dönemin doğrudan askerî darbelere kapanması yaşadığımız zor günlerin başka bir özelliğidir.

Yargıçlar darbesi 

Türkiye de darbelerin tarihi çok eskidir. Bizde çok çeşitli darbeler görülmüştür. Askerî darbeler yanında siyasî kadrolar büyük seçim zaferi kazandığında sivil darbelerden de söz edilmiştir. Artık bundan sonra Yargıçlar Darbesi nden de söz edilecektir. Esasen yargının siyasallaşması bunun ilk belirtisiydi. Yargıçlarımız her zaman Askerî Darbelerin yanında yer aldıklarından ayrıca darbe yapacak güçleri olduğundan söz edilmiyordu. Şimdi durum farklı...

Bugün söylenecek şey şu: Yargıçlar Darbesi gibi yepyeni bir siyasî kavramımız oldu!

Osmanlı devletinin kuruluşundan son döneme kadar Yeniçerilerin yol açtığı pek çok padişah "hal edilmesi" olayı vardır; normal yollar dışında böyle iktidar değişikliği de olur. Ama bugünkü manada hükümet darbesi sayılabilecek ilk olay Abdülaziz in hal idir.

İktidar kavgaları için sürdürülen mücadelelerdeki padişah değişikliğinin pek çok amacı vardır; bu olaylara karışanlar da elbet kendi istek ve iradelerini iktidarda hissettirmek isterler. Fakat Mithat Paşa ile onunla işbirliği yapan Hüseyin Avni ve Ahmet Paşaların amacı, Anayasa ve Meşrutiyet oluşturarak yönetim değişikliğiyle temelden iktidara yasal ortak olmaktır. Bu amaç için örgütlenen ve Sultan Abdülaziz i öldüren çete, Sultan V. Murad ın zaafından yararlanarak derin devleti de oluşturur, darbe geleneğini başlatır. İkinci Abdülhamid i Kanun-i Esasi ile Meşrutiyet in ilanı şartıyla padişahlığa getiren Mithat Paşa, A. Cevdet Paşa nın başkanlığında oluşturulan bağımsız Yıldız Mahkemesi nde yargılanır ve mahkum edilir. Buna rağmen derin devlet A. Cevdet Paşa nın büyüklüğüne ve tarafsızlığına dair tek söz etmeden bu mahkumiyeti iftira gibi değerlendirir.

Osmanlı tarihinde verilmiş bu mahkumiyet kararı, meşru iktidara asker-sivil işbirliğiyle yöneltilen darbeyi maalesef mahkum edememiş, daha sonra hem İkinci Abdülhamid hal edilmiş, hem de Saray damadı ve İttihatçı Enver Paşa tarafından yapılan Bâbıâli Baskını ndan sonra Sultan Reşat tehdit edilerek, âdeta hacir altına alınmıştır. Böylece zorla Birinci Dünya Savaşı na sokulan Osmanlı, bir dizi emr-i vâki ile karşı karşıya gelmiş, yeterince güçlü bir padişahla inisiyatif kullanamamıştır. Bu aczi Sultan Vahidüddin yönetiminde de sürdüren Osmanlı Devleti, İstiklâl Savaşı ile yönetimi Türkiye Cumhuriyeti ne bırakmak zorunda kalmıştır.

Demek ki, iktidar tecezzi kabul etmiyor, sistem kendini koruyamazsa darbe kaçınılmaz oluyor. Bu bakımdan İstiklâl Savaşı ndan sonra faaliyetini sürdüren İstiklâl Mahkemesi nin haksız kararları Cumhuriyetin kendini koruma refleksi diye sunularak mazur görülmüştür. Fakat parti kapatma davalarını da aynı refleksle açıklamaya çalışırsanız, o zaman sistem çıkmaza girer.

Bugün işte biz bu çıkmazı yaşıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti ayakta durabilmek için her dönemde sürekli bir darbe geleneğine yaslanmak zorunda kalırsa, bu sistem zaafı demektir. Bu ülkeyi yönetenler, kuvvetler ayrılığının temel olduğu bir sistemde parti kapatmanın en son başvurulabilecek bir çıkış yolu olduğunu bilerek, yasal düzenlemeleri bu esasa göre yapmalı,  %50 ye yakın oy alan partiye açılan kapatma davasının sistem meselesi olduğunu anlatmalı Çünkü bizden başka hiçbir ülkede bu kadar çok parti kapatılmamış, siyasal partilerin hepsinin aynı düşünceleri savunması istenmemiştir.  Elbette bu tavır demokrasinin ruhuna aykırı olduğu gibi AB kriterlerine de aykırıdır.

Kısacası, bu parti kapatma davası Mithat Paşa ve arkadaşlarının kurduğu derin devletin eseridir ve pek çok çete kokusu sinen 27 Mayıs ruhunun yeniden hortlatılmasından ibarettir. Böyle yetki gasplarıyla ortaya çıkan darbe geleneği ortadan kaldırılmadan demokrasi hayaldir. Ergenekon türünden yapılanmaların önü alınmaz, bu konudaki soruşturmalar Susurluk ve Şemdinli soruşturmaları gibi sonuna kadar gidilmeden bırakılırsa, ülke yargıçlarla yönetilecek hâle gelir ki, büsbütün kötüleşir.