Ege’de o bağ evinde güneşin en dik geldiği saatte taziye için gittiğim arkadaşımda.

Bir cenazeden arta kalan sadece hatıralardı.

Annesinin çalışkanlığı, toprağı un edip eleyip küçük bahçesinde her türlü ürünü yetiştiren bu maharetli kadının en dikkatimi çeken yanı, şükrüydü.

Un bulamacına parmaklarını bandırıp eski gazetelerden kese kâğıdı yapardı.

Çünkü küçük bir manav dükkânı gibiydi o ev aynı zamanda.

Uzun yıllar dul yaşamış, evlatlarını o küçük bahçenin ürünleri ile okutmuştu.

Yaz sebzeleri, kış meyveleri, ille de zeytinden sağladığı küçücük kazancı ile kızları hemşire ve öğretmendi.

O gün öğretmen kızı, “Annemin ürünleri” deyip domatesleri doğradı, “Biz Ege’de habersiz gelen misafire en değerli yemeği ikram ederiz o da budur” deyip domatesin üzerine zeytinyağı döktü.

Fakat zeytine ve yağına hürmet, merhamet, saygı, edep o birkaç saniyelik sürede bile günün en dikkat çeken karesiydi.

Sonra annesinin nasıl zeytin bahçelerine hasada gittiğini, kovalarla arklara zeytin meyvelerini taşıdığını, büyük silindir taşın altında ezerek zeytinyağı yapımında çalıştığını, o kilolu hali ile evi geçindirmek için hiçbir işten kaçmadığını, çocukluğunda annesinin dizlerinin ağrısından geceleri uyuyamadığını, inlediğini, hep dizlerine zeytinyağı sürdüğünü anlattı.

Bazen ağlayarak anlattığı anılarında zeytin ve yağının hep hayatlarında olduğunu ve o mübarek ürünlerle okuduklarını sık sık vurguladı.

Aklıma Zeytin Ağacı dizisi geldi.

Cerrah ve avukat kızlar, işlerini bırakıp Ayvalık’a gidecek kadar ayakları yerden kesik dizide ağır hastalıkları bile tedavi eden hangi inanca ait olduğu bilinmeyen modern kâhinin terapisi ile iyileşenler. En iyi yerlerde yaşayanların, gezenlerin, yiyenlerin bulutların üzerinde kalan hikâyesi, bir türlü yere inememekteydi.

Annesinin anılarının yoksullukla kozalanmış onurlu bir hayat olduğunu anlatan arkadaşım, “Biz gençken bir karış toprağımız yoktu o kadar yoksulduk ki babam da ölene kadar başkalarının arazisinde ırgatlık yaptı. Annemin bütün hayali içinde zeytin ağacı olan küçük bir bahçe idi, burayı aldıklarında dünyanın en mutlu insanı oldu, bu kez kendi bahçesinde olan o zeytin ağacının ürünleri annemin elleri ile birleşince bereket yağdı evimize, sanki parmaklarından zeytinin yağı damlardı.”

Anımsıyordum, her ziyaretimde küçük evinin önünde yazan tabeladaki fideleri ya da üzümleri, domates ve biberleri almaya gelenleri karşılar, bahçesinin en güzel ürünlerini satar, yaralı bereli, çürük, güdükleri evinde kendisi kullanırdı.

Hiç denecek kadar bir dini bilgisi vardı. Fakat dürüstlüğü, kul hakkına dikkati hep ilgimi çekmişti.

İstanbul’daki komşum geldi aklıma.

Yirmi yıldır o köyde yaşamaktayım,

Komşum bahçesinde sebze yetiştirmekte. Fakat her domates aldığımda, kadıncağız yarısını çürüklerden seçip öyle hazırlamakta siparişlerimi.

Ne yaman çelişki ki komşum allame.

Bir paylaşımlar yapmakta.

Sanırsınız evliya.

Hak, hukuk, hadisler, ayetler.

Oysa kâinatın yaratıcısı, Saf Suresi’nde uyarmış;

“Niçin yapmadığınız şeyleri söylersiniz. Yapmadığınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.”

Ah Ebuzziya Tevfik,

Ege’deki ve İstanbul’daki bu iki kadını, “Takvîmü’n-Nîsâ” isimli yapıtına al, yerleştir.

Artık hangi sıfatlarla yazacaksan.