1990’lı yıllarda Akbulut’lu ANAP hükumeti ve sonrasındaki CHP-DYP koalisyonu günlerinde ülkemizi idare eden basının amiral gemisi Hürriyet’ten aldığımız bu birinci sayfa haberi, çeyrek asır sonrasında yaşadıklarımızın izahıdır.
İlk kelimeye elbette itiraz edeceğiz!
Yeteri kadar dikkat çekmemesinin, gözardı edilmesinin altında bu yanlış kelime ile başlamak yatar.
Bugün artık lüzumsuzluğu tescillenen “irtica” kelimesinin, ülkemizde, anlatılmak istenenden fazla bölücülük, kırgınlık, kızgınlık ve milli duygularda tahribat yaptığına yaşayan herkes tanıktır zira.
İrtica kelimesinin çoğunluğu yaraladığını açık ve net olarak bilmesi gereken kurumumuz MİT’e, anlatmak istediği örgütlenmede yeterli dikkati göstermediğinden olmalı, Başbakan Akbulut’un “Elinizde belge var mı”tepkisi.
İrtica ama ne?
Kastınız, ülkelerinin fabrikalarla, ağır sanayii tesisleriyle dolu olmasını isteyen ahlaklı ve manevi duyguları yüksek insanlar mı, yoksa imamları ve imanları dolayısıyla şüphe ettikleriniz mi?
O hükumetlerle başlayan “yerleştirme” harekatına sızma demesi ve yerleştirilenlerin, kendilerinden biri olmayanları pasifize ettiğini görmemesi istihrabat teşkilatımızın, hatta şeriatcı örgütler tanımıyla anlama kabiliyetlerine narh koyması, şikayet edilenlere yol açma adımlarından dahi sayılabilir. Susmayı teşvik ettiği ve itirazları önlediği için..
28 Şubat günleri, sayın MİT müsteşarının şikayet konusu ettiklerinin eseri iken, neden o günlerde halktan yana, mazlumlardan yana, mağdurlardan yana bir tavır sergilenmedi sorusu da bugün hala cevap bekleyen sorulardandır.
Zira işin ucu, ipin ucu istenenin verildiği kolay günlere kadar uzanmaktadır.
Olaylar karşısında, olanlar karşısında, susuvermek de vermek çeşitlerindendir.
Aczimendileresahnelettirilen senaryolar oynanırken, her devrin şevkisi medya manyağı olurken susuverenler mesela, karşılığını ne olarak almışlardı, görmüşlerdi gibi bir soruyu bugün sormak abes olur, diyoruz.
Yanlış tasnifin ve doğurduğu neticelerin tartışılmasını istemek ve bir şubat gününde karalanan sevgimize, aşkımıza, emeklerimize ve iktidarımıza özür borçlu olanları bilmek ve hatırlatmak maksadımız çok görülmesin bize.
Gelin Menderes anlasın
Tarihçi değilim. Herkesin okuduklarından ötesi ayrıntıları, not düşüldükleri yerlerden öğrenmeye çalışırım. İki kişi arasında geçen olayın nakledicisinin karakterini biliyor olmam, inanmam ya da inanmamam için gerekli şartlardandır.
Bugünlerde Milli Saraylar Daire Başkanlığı’nın sempozyumlarla andığı Sultan Abdülhamid Han’ın adının geçtiği bu anektod, arkasında olabileceklerden dolayı dikkatimi çekmişti.
Yazının final cümlesini çok önemsedim. Dua ediliyordu, sıfatını kızıllı yazdıkları bir padişaha.
Okuyana, Sultan Abdülhamid kendisini tenkid eden memurlarına dahi ihsanda bulunurdu kanaati verirken, karşılığında bir istenen var.
Yani?
Günümüzde de böyle olmalı, dedirtmek... Başımızda Sultan Abdülhamit yok ama Menderes var. Bizim onu tenkitlerimizin karşılığı da tıpkı Fetva Emini Rıfat Efendi’ye takdim edilen altın dolu atlas kese gibi olmalıdır.
Olayda, ak sakallı, nur yüzlü, ufak tefek bir ihtiyar olarak tanımlanan Fetva Emini Rıfat Efendi kimdir? Tarihte hangi değerlendirmelerle yer almıştır? Bilmiyoruz. Lakin onu anlatıldığı şekliyle olduğu yerde bırakarak, o duaların yazılış sebebini anlamaya çalışalım.
Sultan Abdülhamit’e duacı yazarımız çok değil iki hafta kadar önce, Menderes hakkındaki tenkid yazılarına birini daha eklemişti.
İçinde, zulm ile idare edilen bir memleket denmiyen o yazıya şöyle bir baktığımızda, duacı yazarın yürek yanıklılığının da Rıfat Efendi’ninki kadar olduğu görülür.
Hesap soracağız demeçli DP milletvekillerinden duyduğu rahatsızlığı, Vali’nin, İstanbul halkı adına Başbakan’a hizmetlerinden ötürü minnet ve şükranlarını arzetmesiyle iyice artarken, belediye başkanlarının İnönü heykellerinin boyunlarına kemend atıp kaldırımlara düşürmesiyle zirve yapıyor, yataklara seriyordu.
Mektep kitaplarında İnönü zaferlerinin önemsenmemesi de cabası..
“Ama tarih yırtıldıktan sonra, heykel yıkıldıktan sonra..”
Olacakların ne olduğunu ne Menderes anlayabilirdi, ne de Demokratları. Bizler ise yaşayarak öğrendik ancak..
Şehirlerimiz İnönü heykelleri ile mi doldurulmuştu yoksa kastedilen “Gezi”deki o heykel midir? Tarihçi olmadığımı söylemiştim. Cevabını ben bilmem.
Fakat bildiğim bir şey var. 27 Mayıs’tan sonra evraklar ortalığa saçılırken, bu yazar efendi’nin de otomobilini Menderes’in atlas kese içindeki örtülü ödenek ihsanıyla aldığı belgelenmişti.
Rıfat Efendi kadar Cuma namazı ile ilgili olmadığından, o yazar efendi şöyle savunmuştu kendini. Hem artık zat-ı şahane mi kaldı? Boynuna kement atılan heykellerin intikamı da çoktan alınmıştı.
“Onca yıllık yazarım. Bir arabam olmasın mı?”
(1963)
Hisseli Lozan kumpanyası
Lozan’daki İsmet Paşa’yı anlatan bu satırlar, yazarının ifadesinden anladığımız kadarıyla antlaşmanın imzalanmasına bir aya yakın bir zaman dilimi varken yayımlanmıştır.
“İsmet Paşa biraz gülümsedi mi…”
Durup dururken olmayacağına göre, bir fıkra hatırlamıştır ihtimali değildir akıllara düşürülmek istenen. Hem o zaman “japon murahhasının bile” vurgusuna gerek duyulmazdı. Zira onlar, taraf olmadıklarından, dinleyici sıralarında filan oturuyor olmalılar.
Japon murahhasının bile çok sevindiği ve yetmiş iki buçuk milletin gazetecilerinin mana verme yarışına girdiği İsmet Paşa gülümsemesine imza günlerinde bu kadar sahip çıkan Akbaba dergisinin 7 Ağustos 1941 tarihli nüshasının kapağı, o duruştan hiç sapma olmadığının delili olsa gerek.
Sulh perisine söyletilen minnettarlık, dergi sahibi yazarın (kalemşorun) muhabbetinin ve bağlılığının ifadesi gibi görünsede, bu ülke “sol”unun tarihe bakışının da özetidir.
Lozan’dan önce vardır.
Yandık, bittik, mahvolduk… Gerici Osmanlı Devleti.. Eğri, büğrü yazılar.. Fesli, sarıklı kıyafetler.. Fakat kalpağa laf yok. Şeyhülislam, Sadrazam, Damat Ferit..
Lozan vardır, Lozan’da İsmet Paşa vardır.
Lozan’dan sonra vardır.
Kurtulduk, batılı olduk. Şapka giydik, demir ağlarla ördük. İlericiyiz, çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak üzereyiz. Latin alfabesini Türkleştirdik. Damadın önüne milli kelimesini ekledik.
Lozan’da biraz gülümseyen İsmet paşa, gülümsedi, gülümsedi, gülümsedi 14 Mayıs 1950 tarihine kadar, dünyayı duymadan...
Sonra yüzü bir asıldı, on asıldı, on yıl asıldı, asıldı, asıldı.. İki bakan, bir başbakan asıldı..
Japon murahhasını bilmedik amma, Amerikan murahhasının ağzı kulaklarında, kanımız dudaklarında.. Yetmiş iki buçuk milletin gazetecileri mana veremiyorlar, İsmet paşa’sız nasıl yaşadığımıza..
Lozan ve İsmet paşa böyle iken, siz kim oluyorsunuz da Lozan’ı tartışmaya kalkıyorsunuz ey İnsanoğlu, demeye kalkar Kılıçdaroğlu..
Kıssasını ve hissesini anlattık.