Son günlerde Avrupa Parlamentosu’nun Kıbrıs Barış Harekâtı hakkında kabul ettiği rapor üzerine iktidara yakın gazeteler peş peşe sert manşetler attı.
“Türk askerine çirkin iftira…”
“Senin raporun yalan ama bu gerçek…”
Avrupa Parlamentosu’nun, Türk askerini karalamaya yönelik tarihî gerçeklerle bağdaşmayan bu kararını nefretle kınıyor ve kesin bir dille reddediyorum. Kıbrıs Barış Harekâtı’nın, Türkiye’nin uluslararası antlaşmalardan doğan meşru hakları çerçevesinde gerçekleştirildiği ve bu harekât sayesinde Kıbrıs Türkü’nün 1974’ten bu yana güven, huzur ve özgürlük içinde yaşadığı tartışmasız bir gerçektir. Bu vesileyle, Kıbrıs Türk halkının varlık mücadelesine büyük katkılar sunan merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamızı rahmet, minnet ve dualarla anmayı tarihî bir vefa borcu olarak görüyorum.
Ancak benim asıl dikkat çekmek istediğim konu bambaşkadır.
Çünkü Avrupa Parlamentosu’nun aldığı bu kararın hiçbir bağlayıcılığı ve yaptırım gücü bulunmazken, Türk Cumhuriyetlerinin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile kurduğu diplomatik ilişkiler ve attığı adımlar çok daha ağır siyasi sonuçlar doğurabilecek niteliktedir.
KKTC dururken Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak tanımak ve diplomatik ilişkileri geliştirmek, yalnızca Rum tarafıyla ilişki kurmak değildir.
Bu tutum; uluslararası alanda KKTC’nin tezlerini zayıflatan, Rum yönetiminin adanın tek meşru devleti olduğu iddiasını güçlendiren ve dolaylı olarak Türkiye’nin 1974 Barış Harekâtı’nı “işgal” olarak nitelendiren çevrelerin söylemlerine zemin hazırlayan bir adımdır.
Peki o günlerde aynı gazeteler neden manşet atmadı?
Neden günlerce televizyon ekranlarında bu konu tartışılmadı?
Neden “Türk Cumhuriyetleri Kıbrıs davamıza zarar veriyor” denilmedi?
Neden iktidardan aynı sert tepkiyi duymadık?
Yıllardır “Türk Dünyası” söylemiyle övünenler, konu Kıbrıs olunca neden sessiz kaldılar?
Üstelik ben de bu gelişmeler yaşanırken Milli Gazete’nde peş peşe yayımlanan köşe yazılarımla bu meseleyi kamuoyunun gündemine taşımaya çalıştım.
17 Mayıs 2026 tarihinde yayımlanan “Toparlanıyormuşuz… Ne Alaka Kanka?” başlıklı yazımda, Türk Devletleri Teşkilatı Zirvesi sonrasında verilen mesajların Kıbrıs davamız açısından doğurabileceği riskleri değerlendirdim.
Ardından 8 Haziran 2026 tarihinde yayımlanan “Mutlak Butlan Konuşulurken, KKTC Rumlar Karşısında Mutlak Yalnızlığa Mahkûm mu Ediliyor?” başlıklı köşe yazımda ise, Türk Cumhuriyetlerinin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile geliştirdiği ilişkilerin KKTC açısından doğurabileceği diplomatik sonuçları kamuoyunun dikkatine sundum.
Ne var ki, o günlerde bu gelişmeler kamuoyunda hak ettiği ölçüde tartışılmadı.
Bugün ise Avrupa Parlamentosu’nun yaptırım gücü bulunmayan bir raporu üzerinden çok daha büyük bir gündem oluşturuluyor.
Oysa ben aylar önce asıl tehlikenin Avrupa Parlamentosu raporları değil, Türk Cumhuriyetlerinin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni fiilen muhatap alan diplomatik adımları olduğunu yazılarımda dile getirmiştim.
Bir başka çelişki ise Annan Planı sürecidir.
Bugün millî dava nutukları atanların önemli bir kısmı, o gün Annan Planı’nı destekliyor; “hayır” diyen merhum Rauf Denktaş’ı ise ağır şekilde eleştiriyordu.
Allah’tan Rum tarafı plana “hayır” dedi de, Türk tarafının “evet” oyuna rağmen Annan Planı tarihin çöp sepetine gitti.
Bugün Kıbrıs konusunda yüksek sesle konuşanların, önce o günkü tutumlarını milletin hafızasına açıklamaları gerekir.
Bir başka dikkat çekici husus da şudur:
Ne hikmetse, Avrupa Parlamentosu’nun bu kararına karşı Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan doğrudan bir açıklama duyamadık. Gözümden mi kaçtı, yoksa gerçekten böyle bir açıklama yapılmadı mı? Eğer yapılmadıysa, Kıbrıs gibi millî bir davada en güçlü tepkinin en üst makamdan verilmesi gerekmez miydi?
Daha da önemlisi, Türk Cumhuriyetleri Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile diplomatik ilişkilerini geliştirirken, büyükelçilikler açarken ve Rum yönetimini devlet olarak muhatap alırken neden aynı kararlılığı göremedik?
Eğer Avrupa Parlamentosu’nun raporu Kıbrıs davamıza zarar veriyorsa, Türk Cumhuriyetlerinin attığı diplomatik adımların etkisi çok daha ağır sonuçlar doğurmuyor mu?
Kıbrıs meselesi günlük siyasetin malzemesi değildir.
Millî dava, yalnızca Avrupa Parlamentosu raporlarına sert tepki göstermekle savunulamaz.
Asıl millî duruş; Türk Cumhuriyetleri Rum yönetimini tanırken de aynı kararlılığı gösterebilmek, aynı manşetleri atabilmek ve aynı cesaretle itiraz edebilmektir.
Çünkü ilke, dosta göre değişmez.
Kıbrıs davası da siyasi hesaplara göre savunulacak bir mesele değildir. Dün Türk Cumhuriyetleri Rum yönetimini tanırken sessiz kalanların, bugün yaptırım gücü bulunmayan bir Avrupa Parlamentosu raporuna gösterdikleri öfke, kamuoyunun sorgulaması gereken ciddi bir tutarsızlıktır. Millî davalar, konjonktüre göre değil; ilkelere göre savunulur. Kıbrıs söz konusu olduğunda da değişmemesi gereken tek şey, ilkeli ve tutarlı bir duruştur.




