Tek Parti Devri’ni ve o devirde yapılanları en iyi bilen araştırmacılardan biriyim. Bunun sebebi de şu: Hani derler, “kötü komşu adamı ihtiyaç sahibi yapar” diye. Bazı kimselerin gözümüzün içine baka baka o devri unutturmak ve yanlış tanıtmak istemesi üzerine yaklaşık 26 yıllık devreyi didik didik etmiştim. O devirle ilgili ülkemizde yayınlanmış en muhtevalı eser olan 12 ciltlik “Yakın Tarih Ansiklopedisi”nin yazarlarından ve yayın kurulu üyelerinden biriyim. Bu eserin ilk cildi 1987 yılında çıktı. 1993 yılı sonlarında bir grup entel, “Tek Parti devrinde hiç kimseye zulmedilmedi. Bu Müslümanlar ruh hastası. Kendilerine acındırmak istiyorlar” gibisinden yazılar yazmaya, konuşmaya başladılar. Bunun üzerine kolları sıvadık ve yaptığımız araştırmayı “Bize Nasıl Zulmettiler” başlığı altında gazetemizde neşrettik. Bu yazı serisi büyük ilgi gördü. Birçok yayınevi bu seri yazıyı kitaplaştırmayı teklif etti. Biz “Çile Yayınevi” ile anlaştık. 1994’te aynı başlıkla çıkan kitap da büyük ilgi gördü. Üst üste iki baskı yapmıştı ki, toplatıldı. Daha önceki yazılarımızda da söylediğimiz gibi, bizim avukat tutacak ve hukuk safhasını sonuna kadar götürecek maddî gücümüz olmadığından işin tâkipçisi olamadık. Ancak pes de etmedik. “Madem öyle, işte böyle!” dedik. “O devrin canlı şâhitleri bütünüyle kaybolmadan, şu canlı şâhitleri konuşturalım” deyip Anadolu yollarına düştük ve Tek Parti devri icraatlarını birebir yaşamış olanlarla görüştük. O canlı şâhitler, Ezan’ın ve Kur’an öğrenmenin nasıl yasaklandığını ahırlarda gizli gizli nasıl Kur’an-ı Kerim dersi aldıklarını, hocalarının ve kendilerinin bundan dolayı nasıl dayak yediğini, camilerin nasıl kapatılıp satıldığını, ekmeği nasıl karne ile aldıklarını, nasıl açlıktan ot yediklerini, Anadolu’da tesettürün sembolü olan çarşafa nasıl baskı yapıldığını, vs. anlattılar. Biz de anlatılanları tespit ettik ve “Oy Zulüm Zulüm” başlığı ile kitaplaştırdık. Daha sonra birinci kitaptaki mahzurlu bulunan kısımları çıkarttık ve bu iki kitabı “İşte Zulmün Belgesi” adıyla kitaplaştırdık. 

Bizim bu yaptıklarımız denizden bir katre idi. Tek Parti-Tek Şef devri bütün yönleriyle ele alınmalı! Mesela bu yerli bir proje mi, yoksa yabancı menşeli mi? İşte bu husus üzerinde etraflıca durulmalı. Yerli ise ne biçim yerli? Kurtuluş Savaşı sırasında, TBMM’yi Tekbirlerle, salavatlarla açacaksın, Anayasaya “Devletin dini din-i İslam’dır” yazacaksın, Meclis’i her gün duâ ederek açacaksın, Balıkesir’de Zağanos Paşa Camii’nde “Anayasamız Kur’ân’dır” diyeceksin, bu sözlerin daha tükürüğü kurumadan dört sene sonra bambaşka icraatlar yapacaksın. Daha önce, şapka giyen gazeteciyi, “Baban da mı şapka giyerdi ulan” diye tekmeleyeceksin, altı ay sonra şapka kanunu çıkınca, bu kanundan önce şapka aleyhine risale yazmış olan Âtıf Hoca’yı asacaksın. Bu yaman çelişki ne ile izah edilecek? Tek Parti devri yerli bir proje ise bu nasıl yerlilik?...

“Tek Parti projesi kesinlikle bir İngiliz projesi değildir!” deniliyorsa, niçin icraatlarda sevinen taraf hep İngilizler olmuştur? Hilâfet müessesesinin kaldırılması İngilizlerin işine yaramıştır. Ordu tam Musul’a girecekken, “Doğu’da isyan var!” denilerek Musul’un kapısından dönülmesi İngilizleri memnun etmiştir. Eğitim’de din derslerinin bütünüyle kaldırılması ve ders kitaplarında bir tek “Allah” lafzının geçmemesi İngilizleri memnun etmiştir. Millî Şef İnönü devrinde bu defa sazı Amerikalılar almış ve bu defa icraatlar hep onları memnun etmeye başlamıştır. Savaş uçakları toprağa gömülmüş, Amerika ile eğitim anlaşmazı imzalanarak, müfredat programlarının Amerika’nın müdahil olduğu bir heyet tarafından hazırlanması kararlaştırılmıştır. Peki, Tek Parti devri yerli bir proje ise, niçin hep memnun olan taraf ecnebiler olmuştur? Bu soru bugün için de geçerlidir: Niçin devamlı memnun olan ve ağızları kulaklarına varan taraf hep ecnebiler oluyor? Niçin yırtılan hep bizim Mehmed’in yakası oluyor? Niçin? Niçin?..