Üsküdar Belediyesi, Milli Görüş’ün kale insanlarından Recai Kutan Ağabeyimize bir saygı gecesi düzenlemiş, Bağlarbaşı Salonu’nda “Siyasetin Ağabeyine Vefa” adı altında. (29 Kasım 2013)

Haberimiz oldu, gittik.

Hazırlanan belgeselin gösteriminden önce davetlilerin en ünlü kişisine söz verildi; bu gece için Bursa’dan geldiği ve hemen Ankara’ya dönmesi gerektiği vurgulanarak...

Bülent Arınç Bey anlattı Recai Kutan’ı. Kendini nasıl anlatabilecekse öyle anlattı.

Bülent Arınç’ın “Ben”li konuşmalarına aşina insanlar, Recai Kutan adının her geçtiği yerde yine duydular o “ben”leri...

Mecburen öyle konuşuyordu Sayın Arınç Bey. Çünkü dinlediğimiz bir müdafaaname idi.

Recai Kutan Grup Başkanımızdı. Ben vekiliydim, gibi...

Recai Kutan Genel Başkanımızda, ben yardımcısı idim, gibi...

Bülent Arınç Bey yegane özelliği güzel konuşma yeteneğini bir kere daha sunarken dinleyicilerine, ezberi de güzelmiş diye içlerinden geçirenler yanılmamışlardı. Çünkü belgeselde de vardı aynı konuşma, kelimesi kelimesine...

Belgeselde Recai Kutan’ı anlatan Fehim Adak gibi, Oya Akgönenç gibi dava arkadaşlarını da dinledik; içinde “ben” geçmeyen cümlelerden.

Sonra bizzat kendisi anlattı hayatını Recai Kutan Ağabey. Yaşadığı yıllardan öyle sahneler aktardı ki, olayların bizzat şahidinden dinlemek ne güzel.

“10 Nisan 1950 yılında üniversite talebeleri olarak Mareşal’in cenazesini, (Milli Şef zulmünden kurtarıp) Eyüp Sultan’da defnettikten sonra, İsmet Paşa’yı dinledik Taksim’de, Küçük Vali’nin (F. Kerim Gökay), “İşte Paşa’m İstanbul” demesiyle tarihte yerini alan o mitingde.

Paşa diyordu ki: “O Cenaze dolayısıyla bütün devrim kanunları çiğnenmiştir. Seçimi kazandıktan sonra tüm faillerini tek tek tespit ettirerek hesabını sorduracağım (Zindanlara attıracağım).”

İsmet Paşa’yı 1950 yılında bu ülkeye demokrasiyi getiren adam diye pazarlayanlardan hiç duymamıştık, böyle bir konuşma yaptığını.

O gün Taksim’de İsmet Paşa’yı dinleyen İstanbullular, 14 Mayıs 1950 destanının öncüsü olmuşlar.

O İsmet Paşa’ya ihtilalden sonra bu ülkenin yine mahkum olmasının ipucunu da anlattı Recai Kutan Ağabey anılarının arasında.

“Malatya Projesi hazırlamışız. İsmet Paşa’ya bağıra bağıra anlatıyoruz. Galiba kulaklığının pilleri çok zayıftı. İçeriye Turhan Feyzioğlu girdi. Paşa’nın, ‘Sen ne dersin’ diye sorması üzerine, dosyanın üstündeki Malatya’yı göstererek itiraz etti.

– Bu olmaz! Biz Menderes’i Aydın’a yatırım yapıyor, oraya iltimas geçiyor, orayı kolluyor, diyerek indirdik. Yarın sizin için de İsmet Paşa ve Malatya konusu konuşulmaya başlanırsa...

Bizim karşı itirazımız dikkate alınmadı” diyordu Recai Kutan Ağabey. CHP’li, ihtilalci ve hukukçu Feyzioğlu’nun anatomisini böyle güzel anlatırken.

Milli Görüş partilerindeki mücadele haritalarında yer alan acı tutukluluk yıllarından sonra söylediği, “Beni genel başkan yapan, benim genel başkan olmamı isteyen hep rahmetli Hoca’mız olmuştur” cümlesini, bir sorgulamaya kapı açmak isteyenleri engellemek için mi kullandı, bilmem. Yani gönüllerinden genel başkanlık geçirenler de var mı idi, bunu da bilmeyiz. (O yanlış örnekten başka.)

Bülent Arınç Bey’den sonra Recai Kutan Ağabey’i dinleyince, “Rahmetli Hoca’mız iyi ki, (ya da bir bildiği varmış ki) onlardan bir tercih yapmamış” düşüncemize sevindiğimizi de söyleyelim.

O Milli Şef yılları yeni neslin hafızasında olsun istediğimden, ilkokul çocuğuydum diyerek anlattığı “Çarşaflı Kadın” anısını da duyuruyorum, Recai Kutan Ağabey’in.

“Mahallemizde Zeytun Hanım vardı. Kızların terbiyesi ile ilgilenir ve Kur’an öğretirdi. Bir gün çarşıda, benim üç beş adım önümde yürürken, karşısına bir bekçi ve bir polis çıktı. Polis, bu çarşaf necidir, diyerek, uzandı aldı.

Yere düşen Zeytun kadının saçları dağılmıştı. Onun o haldeyken kendisini çıplak hissettiğini herkes anlamıştı ama kimse bir şey yapamıyordu. Acı ile bağırdığını duydum. Yöre lisanı ile, “Evin yıkılsın senin” demişti.

O polisin evi yıkıldı mı bilmem, dedi Recai Kutan Ağabey. Biz de bilmiyoruz. Lakin o polisin ruhunun bir gün Meclis’te dışarı, dışarı diye bağırdığını biliyorduk. Gerçi o günün canlı şahidi Bülent Arınç’tan, telafi etsek iyi olur gibi bir cümle de duyduk ama...

Belgeselin sonuna doğru seyrettiğimiz, Recai Kutan’la resim çektiren AKP’lilerin fotoğraf galerisini hızla geçerek, (Zira onların poz vermiş olmaktan öte bir ortaklıkları yok.) Sayın Bülent Arınç’ın ayrılma günü dolayısıyla söylediklerine gelmek istiyorum.

O gün gittim, diyor Sayın Arınç, Recai Kutan Ağabey’e. “Benim arkadaşlarıma sözüm var. O sözün gereğini yapmak istiyorum.”

Vekilinden, yardımcısından böyle bir istek duyan Recai Kutan ne yapacaktı Güle güle demekten başka... “Bana gidebilirsin derken, gayet saygılıydı” da diyor Bülent Arınç Bey. Acep anlatmak isteği ne ola

İnsanların bir yerlere güle güle mi, koşa koşa mı gidecekleri elbette kendilerini ilgilendirir. Hatta kendilerine saygı duyulduğunu sanmaları da dert olmaz bizim gibi “söz”ün namusunun peşinde olanlara.

Arkadaşlarıma söz verdim, diyorlar...

İlçe başkanı iken, il başkanı iken, milletvekili iken, yönetim kurulu üyesi iken, genel başkan yardımcısı ve vekili iken “söz”süz mü duruyordunuz

Bize hiç sözünüz yok mu demişlerdi, sizi Ankaralara gönderirken oy aldığınız o insanlar

İnternet gençliği bulsun, araştırsın. Kahramanının ismini hatırlayamadığım ve fakat bizi sağlam durmamız için eğiten insanların anlattığı o olayı: Almanya’da krallık rejiminin yıkılmasından sonra, cumhurbaşkanlığı için teklif götürülen Almanın verdiği cevaba bir bakın:

– Ben o kralın meclisinde, o krala bağlı kalmak için yemin etmiştim. Böyle bir teklifi bana nasıl yaparsınız

Benim sözüm vardı, derken Sayın Bülent Arınç Bey,

Biz de diyoruz: Bizim de sözümüz var. Biz de biliriz sözümüzün kıymetini.

Size de bir sözümüz vardı. Bugün bir kısmını ancak söyledik.

Aytunç Altındal’ın ardından...

Onu her gördüğünüzde kendinizi güçlü hissettiğiniz nadir insanlardandı. Herkesin vazifesini tek başına üstlenmişler gayretini o insanlarda görürdük. Görürdük ve ödevleri yapılmış öğrenci rahatlığında yaslanırdık arkamıza.

Yakınları “ölümü şüpheli” diyor. İlk duyduğumuzda da bizim aklımıza “öğrenilmesi yasaklanan bir bilgiye, bir belgeye ulaşmış olmak” ihtimali geldi.

Bizim basın dünyası elemanlarımızın AVM’lerde magazinsel haber peşinde olmaktan başka işleri yok mu

Rahmet diliyoruz ona. Mekanı cennet olsun!

Kale insan: Recai Kutan

60 ihtilalinin hemen sonrası idi. Dediler ki: Vilayette toplantı var. Siz de gelin. Vardık. O bölgedeki generaller bir karar almışlar: Şehre heykel dikeceğiz; yeri neresi olsun Konu bu. Çıktık, heyet halinde şehri dolaşıyoruz. Bir kavşakta durduk. Generalimizin biri kavşağın ortasını kastederek, burası olsun, dedi. Ben gülümsedim, olmaz dedim. Oraya trafik polisi yakışır. Derken efendim, bir kahvenin önünde, başında yerel örtüsü olan, poşusu olan birini görünce de hemen polis gönderdiler oraya: İnkılaplara aykırı hareket var, hemen müdahale edin. İhtilal sonrası, polisler de çekiniyor onlardan. Koştu gitti bir polis. Poşuyu aldı yırttı. Bizim üzüldüğümüzü, suratımızın asıldığını gören general, ne o genç müdür, memnun olmadın deyince, evet olmadım dedim.”

Yirmili yaşlarında DSİ bölge müdürü olarak atandığı Güneydoğu’muzda kendini hizmete adayan, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun her karış toprağında alın teri olan “Kale İnsan”larımızdan Recai Kutan beyefendi bu anılarını anlatırken…

Saadet Partisi Fatih İlçe Teşkilatı’nın yerinde ve güzel faaliyetlerinden biri olan “Recai Kutan’a Vefa Gecesi”nden bahsediyorum efendim. Davet ettiler, seve seve gittik. Sevgili başkanımızın adını her duyduğumda “Hakkı tutan; Recai Kutan” sloganı aklıma gelir. Anlatacakları önemlidir bizim için. Siyasi mücadelemizin başladığı günden beri içinde olan, yürüdüğümüz yolun her metresinde ayak izi bulunan, “Kale İnsan”larımızdan biridir o. Ona vefa, bize borçtur.

“İhtilal sonrasında bölgemizdeki bir vilayete ünlü Yassıada Savcısı’nın bir akrabası tayin olur vali olarak. İlk yaptığı iş, bugün sivil toplum önderi dediğimiz Hocaefendiler’den birini bir kamyon kasasında ayağına getirtmek olmuş. Neden yaptığını sorduğumuzda, itibar görmeye hakkı yok, dedi. Halk itibar gösterecekse birine, o ancak devletin atadığı biri olmalıdır. Kamyonla getirip, kamyonla göndererek halka bunu anlattım.”

Yaralarımızın ne zaman nerede açıldığının en yakın tanıklarından olan ve bu yaraların tımarına hayatını vakfeden “Kale İnsan”larımızdan Recai Kutan bunları anlatırken…

Kale insanlarımızdandır dedik. Adını duyduğumuzda sığınılacak yer duygusu veren, emin olmak rahatlığını hissettiren Recai Kutan’ı ve mücadele arkadaşlarını gençliğimizin, onlar gitmeden çok çok dinlemesi gerek. Ki bugün nasıl bir yerde durduklarını ve durdukları yerin kıymetini iyi bilmeleri için..

Gelecek günler sağlam kale korumasından güç almalıdır.   (20 Nisan 2010/Milli Gazete)

Sağcı Demirel, dağcı olmuş!

 

Yukarıdaki paragrafı Sabah Gazetesi’nden alıntıladık. (En çok merak ettiklerim, Emre Aköz, Sabah Gazetesi, 27 Kasım 2013)

Bir ilçenin belediye başkanlığına aday adayı olmuş bir kişiyi tanıtırken yazılan yazının bu paragrafının dikkatimizi çekme sebebi, Süleyman Demirel’e getirilen tanımdır.

“Atatürk ve Süleyman Demirel de böyleydi.”

Her şeyleri ayrı iki insan niçin birlikte anılıyorlar

Ecevit yeni parladığı yahut yeni parlatıldığı yıllarda onun için 2. Atatürk yazıları yazmışlardı solcu gazetelerin köşe yazıcıları.

Böyle bir şey midir bu

İyi ama Demirel’in artık gelebileceği bir yer yok. Öyleyse niye

Vicdanlarda Demirel’i aklatma harekatının bir parçası olmasın Sayın Aköz istemeden de olsa...

En tepeye çıkan Demirel, bedelini kime ve nasıl ödetmiştir

Soru bu.

AP Genel Başkanlığı için rakibi Sadettin Bilgiç’in delege oylarından başka bir güvencesi var mı idi Yoktu!

Fakat Demirel’in arkasında o bizim üyemiz değildir, belgesi veren Mason derneklerinin olduğunu bilmeyen mi vardı

Demirel’in kazandığı o yarış adil mi idi ki, durmak bilmemekle kutlanıyor

Bir önceki ihtilalin başbakanının ömrü darağacında sonlandırılırken, neden şapgasını alıp giden Demirel’in kahramanmış gibi gelmesine izin verildi

Kaç ülke evladının kanı üzerinde tırmanma yapmıştı Demirel bey; bu gidiş geliş arasında

12 Eylül’ü, benim komutanlarım, dedikleri yapmadı mı Artık dağcılığın yeter. Biraz da “üçüncü sınıf” olarak denizcilik yap, diye mi götürülmüştü Zincirbozan’a Orada nereye tırmanmıştı dersiniz

Ödünç oylu başbakanlık elbette yetmezdi. Hesap sorulmadan Çankaya’ya çıkmalıydı. Bir bedel ödeyecek bulmak zor değildi artık Demirel için...

Tank korkusu ne güne duruyor.

Yetmezse “Arabistan’a gitsin kızlar!”

Demirel, tırmanıcıymış. Vaktiyle Everest’e bırakıp gelmeyenler utansın!

Artık öldüğünde de “mezara tırmanarak indi” diye yazarlar.

Kalbin Darası

Kolay değil kazanmak, cennet denilen yeri,

Bedeli ağır, yollar taşlı vedaracıkmış.

Kalbim tertemiz deyip, tartıya koymuş biri;

Toplam ikiyüzelli gramlık bir dara çıkmış…

Millet Ve Kılı

Millet seçimlerde O’nun için tercih kullanmış,

O da girmişti milletvekilleri arasında;

Geçenlerde gördüm O’nu, kıllanmış da kıllanmış,

Tercih kullanmış millet ve kılları arasında…

Resim Ve Heykel

Meydanda ve köşede, tepede ve derede,

Giderken önümüze, heykel ve resim gelir;

Kalkınma, bağımsızlık… Bu ilkeler nerede

Evladıma resim ve heykel veresim gelir…

Ekrem Şama