Bebek’teki bir yalıda şehzadelere has bir görkem içinde 1851’de doğan şairimiz Abdülhak Hamid’in, ruh dünyasına şaşanlar için sebep nedir acaba.

Bu şık aile, elbet nazlı bebelerini medreseye gönderiyor.

Ama devrin ekâbirinin modası olan bir gerçekten de kaçamıyorlar.

Bebek semtinin ruhunu ele geçiren Amerikan Kolej’in cazibesinden kurtulamıyorlar.

Sonradan adı Robert Kolej olacak meşhur okul.

Sonra sefir baba ile seyahatler.

Bu kez şairin ruhunu, Paris’in güzelliği esir alır.

Baba mesleği şaire miras kalır, sefirlik seyahatleri ona da düşer.

Hindistan’da ilk aşkı, çocuklarının annesi Fatma Hanım’ın hastalığı, vatana dönerken vefatı.

Fatma Hanım’ın vapurdaki naşını Beyrut’a indirip defnederler.

Türk edebiyatı “Makber” isimli şiiri kazanır, halk Fatma Hanım’a çok üzülür.

Şairse, şiiri yazdım vazifem bitti modunda.

Yas tutamaz, eğlencesinde.

Her memlekette, hareketli hayatında pek çok kadın.

İngiliz Nelly Hanımla evlense de.

İlle de Belçikalı Lüsyen.

Hüzne sahip çıkmayan şair, oğlu vefat ettiğinde de, neşesini yitirmemiş.

İngiliz gelini olabilir de, Hıristiyan isimleri taşıyan iki kız torun da mı acaba bu Amerikan Kolej’in, aileye yaptığı ruh kaybıdır diye düşünmekte insan.

Bu arada eşi Lüsyen Hanım’ı, kendi elleri ile İtalyan kontu Soranzo ile evlendirmesi, şairi; Türk edebiyatında tek yapar.

Bu durum bırakın Türk edebiyatını dünya literatüründe de nadirdir.

Şair, Lüsyen Hanım’ın kontla gittiği Pera Palas’taki balayında, yanlarındaki odayı kiralar.

Eserlerinden çok kendisi bir şiirdir adeta.

Türk haklı bunu da garipsemez.

Hamid’dir, ne yapsa yeridir, der.

Biz hâlâ, çocukken o koleje gitmese idi miydi diye müsebbib aramaktayız da.

O okuldan çıkan binlerce insan da, görülemeyecek bir geniş yürekliliktir, şairimizin ruh hali.

Gerçi Kontes Lüsyen de fazla ayak uyduramamış sıkıcı ünvanlara eşinden boşanıp İstanbul’a Hamid’in yanına dönmüş, yeniden evlenmişler de, şairimizin keyfi yerine gelmiş.

Zaten yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin de Lüsyen gibi renkli rol modellere ihtiyacı varmış.

Yeniden bu genç ve şık eşi ile İstanbul sosyetesinde boy göstermiş.

Dahası seksenlik ama kibarlık abidesi şairimizi, Ankara; mebus olarak alnından öpmüş.

Akif’ten hiç hoşlanmayan Ankara, Hamid’e bayılmaktadır.

Acaba Akif’in kolunda Lüsyen gibi bir kadın yok, diye mi hiç şansı olmadı.

Atatürk de aileyi çok sevmektedir, sık sık köşkteki yemeğe katılırlar.

Ankara kendisini temsil eden bu modern kadının rol modelliğinden ziyadesi ile memnundur.

Osmanlıcaya savaş açan Dil Kurultayı’nın Dolmabahçe’deki toplantılarına da zarif şair, herkesten önce koşardı.

Kolunda genç eşi, oranında onur konuğu idi.

Oysa o toplantılarda kendi durduğu dalı keserdi.

Zira bütün şiirleri Osmanlıca idi.

Kurultayda konuşmaz, baltayı ulu Osmanlıca çınarına vurduklarında, o susardı.

Aslında o balta, en çok Hamid’in şiirine inerdi.

O sustukça kendi eserlerinin de, budanıp yok olacağını bilmez miydi ki.

Ama bu susuş ta, Amerikan Kolej’in suçu değildi elbet.

Şairin ölümü üzerine, unutmamış elbet Lüsyen Hanım eşini.

Gerçi mevlit okutturmamış ama doğum günlerinde her yıl bir ağaç diktirmiş.

Şairden sonra uzun süre yaşamış.

Belçika banliyösünde bir maden işçisi babanın, ev hanımı annenin kızı; Türk tarihinde şairimiz vasıtasıyla misyon üstlenmiş.

Üst düzey baloları renklendirmiş.

Kasabasından ayrılıp başkent Brüksel’de yüksek tahsil, yolunu açmış.

Arkadaşı olan Osmanlı sefareti kâtibi bir genç, şair olan sefirinden o kadar çok bahsetmiş ki.

Tanışmak isteyen Lüsyen, bir daha şairden kopmamış.

İstanbul’a birlikte gidip evlenirler.

Artık Bebek’teki lüks hayat mı yoksa Hamid’in Çamlıca’daki köşkünün bakir tepelerinde at koşturmak mı, hepsinin sefasını Lüsyen sürmüş.

Ama mütareke yılları kötüdür; Türkiye artık fazla iç açmıyordur.

Kont Soranzo ile İtalya’ya kanat açıp gider.

Hamid’ de damadı beğenir, uygun görür ve kendi elleri ile evlendirir.

Köşklerden ayrılan Lüsyen, saraylara gider.

İstanbul, İtalya’nın da dâhil olduğu “itilaf” işgali altındadır, o yıllar.

İşgaller bitince,1927’de Lüsyen, Hamid’e dönüyor, nikâhları tazeleniyor, şairin ölümüne dek 10 yıllık mutlu bir masal tekrar başlıyor.

Şair’den sonra bu güzel kadına ellili yaşlarında genç bir İngiliz profesör âşık olur, evlilik teklif eder ama İstanbul’un güneşli havasını bırakıp İngiltere’nin sisine gitmek işine gelmez.

Yaşlılığında, etrafında artık fazla dostu yoktur, “biz istenmeyenler”diye kendisinden bahseder.

Yetmişli yaşlarında evde tek başına ölür, kapıcı farkına varır, Zincirlikuyu Mezarlığı’na, şaire yakın bir yere, Müslüman usulü defnedilir.

Dostları için biraz şüpheli bulunur Müslimliği, zira son zamanlarında tekrar Katolikliğe dönme eğilimleri vardır.

Ne gam.

Türk halkı, büyük şairinin sevgili eşine de son görevi yapmaktan geri durmayacak kadar vefalıdır.

Üstelik bu vefayı gösterenler de, Amerikan Kolej’e gitmeyen kesimdir.

MİNE ALPAY GÜN