Siyaset kurumunun günümüz için olmazsa olmazı seçimlerdir diyebiliriz. Seçimler bir nevi ülkedeki yönetici yönetilen profilini belirleyen temel etkendir. Her ne kadar algıları yönlendirebilme gücü egemenlerin elinde olsa da nihayetinde asıl belirleyici olan halktır. Seçimlerin bu anlamda pozitif bir yönü vardır. Siyasi partilerin temel hedefi bu seçimlerde başarı elde etmek üzerine kurulmuştur. Her ne kadar ideolojik yanı ağır basan partilerin seçimleri kazanmaktan çok ideolojisini kabul ettirmeyi hedeflese de nihayetinde bu kabul edişin sağlaması seçimlerde başarı elde etmek olacaktır.

Seçimlerin önemi malumken asıl üzerinde durulması gereken husus halkın seçim yaparken dikkate aldığı verilerin neler olduğudur? Bu soruya en basitinden siyasi tercihleri belirleyen temel verinin kişilerin sahip olduğu toplumsal sınıftır diye cevap verebiliriz. Bununla birlikte sınıfsal farklılığı siyaseti belirleyen bir unsur olarak kabul ettikten sonra karşımıza ikinci bir soru çıkıyor. Sınıfsal farklılığın temel kaynağı nedir?

Gelir dağılımının adaletsiz olduğu ve alt gelir sınıfının büyük oran teşkil ettiği bizim gibi ülkelerde sınıfsal farklılığın kaynağının ekonomik olması beklenir. Zenginler, fakirler, orta gelirliler vs. Ama ülkemiz özelinde baktığımızda sınıfsal farklılığı belirleyen asıl kaynağın ekonomiden çok kültürel aidiyet olduğunu görüyoruz. Seküler, muhafazakâr, dindar, laik, köylü, kentli gibi. Buradan yola çıkarak ülkemizde siyasi tercihleri ekonomik farklılıkların değil kültürel farklılıkların daha çok belirlediğini söyleyebiliriz.

Bu hususun farkında olan siyasetçilerin geliştirdiği siyasi söylem de bu gerçeğin üzerine oturmaktadır. Her ne kadar ekonomik kriz şartlarında krize dair ekonomik söylemler artsa da temelde siyasi tercihleri belirleyenin yine kültürel farklılık olduğu muhakkak. Aslında bu durumun temel sebebini sınıfsal farklılıkların kültürel aidiyetlerle belirlenmesine bağlasak da bir diğer önemli sebebi siyaset kurumuna olan topyekûn bir güvensizliktir.

Çünkü halk, A ya da B siyasetçisinin samimiyetle krizlerin üstesinden gelebileceğine inanmamaktadır. Bu yüzden tercihlerini kendi kültürel havzasına yakın olan siyasetçiden yana kullanırlar. Ekonomik olarak bir beklentileri olmasa bile sosyolojik olarak kendilerine yakın hissettikleri siyasilerin devlet aygıtı içerisinde yer edinmesi onlar için hem güven verecek hem de başarı sunacaktır.

Bu şekilde oluşan tercihler, siyasi kurumların çözüm ve program odaklı siyaset üretmesi için baskı unsuru olamıyor. Bunun yerine siyasiler kültürel farklılıkları kutuplaştırarak siyasi rekabet oluşturma peşine düşüyorlar. Bunun için gerekli olan sadece çatışmacı bir dilin siyasi propagandaya egemen olmasıdır. Çatışmacı dilin siyasilerce bir strateji olarak kullanılması nihayetinde ülkenin asıl sorunlarının önünde kalkan olmasına neden oluyor. Böylece ülkenin siyasi yelpazesi nimet külfet paylaşımındaki dengesizliğe göre değil, kültürel farklılığa göre belirleniyor.

Ekonomik vaatlerin merkezde olduğu siyasi rekabet her zaman alt gelir sınıfına az veya çok bir katkı sunacaktır. Son zamanlarda asgari ücret ve emekli maaşları üzerinden yürüyen siyaset maaş artışlarını tatmin edici bir seviyede olmasa da planlananın üzerinde çıkarmıştır. Ancak yönetimde söz sahibi olan siyasilerin bu tarz kriz ortamlarında kültürel farklılıkları gündemine alarak siyaset yürüteceğini tahmin etmek gerekir. Bu rekabetin diğer tarafının ise buna izin vermeyecek bir dil ve söylemi geliştirmesi başarı için önemli bir adım olacaktır.