“Sabahleyin Karayı kaldırın mavi koyun umudumu yitirmedim Beni çağırın gülümserken uykunun bir yerinde Eliniz beyazken uzatın isterim Karayı kaldırın sevgi koyun umudumu yitirmedim” (Gülten Akın)
“Yeni rüyalar görmek insanın hakkıdır; dünyada hiçbir güç onu bu haktan mahrum edemez. Belki de bu, insanın ve insanlığın geleceğinin garantisidir.” Bu ifade, bugünün dünyasında insanın her şeye rağmen umudunu tazelemeye yetecek kadar bir derinliği ifade ediyor. Çünkü günümüzde insana dair dokunulmayan pek bir alan kalmadı, her şey bir şekilde başkalaşıyor. Sanal sınırların içerisinde hapsedilmek istenen insanın nasıl bir insanlık krizinin içerisine girdiğini günlük havadislerin hemen hemen çoğunda görebiliyoruz hem de dünyanın her bir köşesinde birbirleriyle adeta yarışmaktalar. Elbette bütün bunlar cereyan ederken insanlığın hakikat ile olan ilişkisini, idrakini ve idrak yollarını da bozmaya çabalıyorlar. Umudunu yitiren insan, inancını da değerlerini de yitiriyor.
Oysa insanın kadim bilgisi bize, hayatın umutla kaim olduğunu işaret ediyor. Öngörülemezlik ve belirsizlikler ile örülen bir dünyada, insanın saplantıları her şeyin önüne geçiyor. Bu nedenle bir gelecek tasavvuru ya da iyiliğe, güzelliğe, adalete, paylaşmaya yönelemediği gibi saplantılarının esiri olarak bazen bir davayı, düşünceyi savunuyormuş gibi algılarının oluşturduğu saplantı ve töhmetleri savunabiliyor. Hattı zatında bir dava savunmaya ihtiyaç duyuyorsa onun hakikatinde bir noksanlık vardır ve tesir gücü yoktur. Kendini taşıyamıyordur. Bu nedenle rüyaları yerine kehanetleri, hakikatleri yerine komplo teorileri vardır. İkna yerine tahakküm, baskı ve yıldırmayı tercih ederler ve de çoğunlukla aldatmak üzerine anlatılarını geliştirirler. Hiçbir şekilde kendilerine doğru objektifleri döndüremezler ve kendileri ile yüzleşemezler.
Bu nedenle Yahya Kemal’in (Rubaîler), “Bir tel kopar ahenk ebediyen kesilir” dizesinde ifade ettiği o tel koptuğunda insana, topluma ve dünyaya dair ahenk de kaybolur. İçinde yaşadığımız zamanın belki de en büyük sıkıntısı ahengin yitirilmiş olmasıdır. Her taraftan ses geliyor ancak yorucu, yıpratıcı ve kötülük besleyici bir hâl arz ediyor. Her türlü kıymet, değer ve kutsal popülizme kurban edildiği için kıymetli hiçbir şey kendini bu süreçten muhafaza edemiyor. Üstelik bu kadar muhafaza meselesi merkezde kendine geniş alanlar bulduğu bir zamanda. Hiçbir şey gönle dokunmuyor, her şey ölçülüyor biçiliyor ve menfaatler gözetleniyor. Haliyle böylesi bir dönemde insan, rüyadan da ümitten de hayal kurabilmekten de uzak bir yere konumlanıyor.
Bunda kötülerin ve kötülüklerin zehirli güç gösterilerinin payı oldukça fazladır. Hatta adeta güce tapınmayı en büyük marifet olarak göstermek düzenin en büyük propagandasıdır. Onun içindir ki her şey karşılıkla yapılır. Karşılıksız hiçbir şey yapılamaz. Gönül hayatın içinden çekilip çıkartılmıştır. Dolaysı ile her şey bu satıhta ilerler. Ancak inanmak ümitvar olmayı ve bunun için gayret etmeyi, fedakârlık yapmayı gerektirir. Karşıdaki kötülüğün heybetine (büyüklüğüne) bakıp onun yanı başında sıralanmaktansa az, öz karıncanın niyeti ve ameli gibi hareket etmeyi ister. Talip olunan bedel eninde sonunda insanın iyileşmesine, çevresinin güzelleşmesine ve hayatın yaşanabilirliğine sebep olacağı gerçeğini ifade eder. Ruhların yardımlaşması, beraber bir istikbal hamlesi yapabilmesi ve daha iyinin mümkünlüğüne olan inancın pekişmesi hep ümidi canlı tutmaktan geçiyor. Ahengi bozmadan, ümidi üzmeden, bütün bu ıstırabı dindirmeye talip olmak, dünyayı güzelleştirmeye ve insan olarak kalabilme gayretine değer. Ne güzel özetlemiş Mevlâna;“Güçlük kolaylıkla beraberdir, kendine gel, ümidi bırakma! Akıllı insan bilir ki, ölümün arkasında bile daha güçlü bir hayat beklemektedir.” Hoşça bakın zatınıza...