Üretim kaynaklarını, birtakım soyut söylem ve kavramlar uğruna battal hale getirmede ya da yabancı ellere devretmede, akla ziyan bir politikaya sarılan bir yönetim anlayışı, herhalde Türkiye ye özgü bir durumdur. Bunun çarpıcı bir örneği, yirmi beş yılı aşkın bir karara vardırılamayan özelleştirmede bütün yakıcılığıyla ve yıkıcılığıyla yaşanageldi ve hâlâ da devam ediyor. Devlete ait büyük işletmelerin elden çıkarılmasıyla, özelleştirmeyi kurtuluş gibi sunanların iddialarına göre, hiç olmazsa kamunun, yani devletin borç miktarında azalma olması gerekirdi, değil mi Ama böyle olmadığı, aksine kamu borç almaya bağımlı duruma geldi. Topladığı vergiler borcun azaltılmasına değil, borcun faizini ancak karşılamaya yetebiliyor. Bu arada yeni yeni ortaya çıkan gerçek özelliştirme söyleminin gerisinde duran gücün dış sermayeyle birlikte kader birliği kurmaya çalışan iç sermayaye dayalı bir "rantiyeci" esnafın varlığıdır. Bu güç, ülkenin üretim kaynaklarını çeşitli görünümler altında azınlık elinde tekelleştirirken, üretim faaliyetini de kendi istem ve ihtiyacına göre düzenleme imkanına kavuşmuş gözüküyor. Bugünlerde çarşaf çarşaf ilanlarda rastlanan konutların niteliği ve fiyatları bir fikir vermelidir.

Şu tesbiti yapamıyorsak, özelleştirmenin ne anlama geldiğini kavramada yetersiz kalırız. Hemen belirtelim ki, özelleştirmenin karşıtı "devletçilik" değildir. Oysa özelleştirmenin fayda ve gereğini ileri sürenlerin söyleminde hedef gösterilen hep "devletçilik", buradan hareketle de ima yoluyla "kollektivizm", iştirakçilik oldu.

Açıktır ki bu bir aldatmacaydı. 50 li yıllardan beri farklı niteliklerde uygulanan ve "karma ekonomi" diye de adlandırılan iktisadi palitikayı belli ölçüde yönlendiren, bizim kültürümüzde belirgin bir değer olan tesanütçülük, yani dayanışmacılıktır. Bu ruhu, kısaca "veren el olma" şeklinde simgeleştirmek de mümkündür.

Denebilir ki, genel olarak yerleştirilmek istenen duygu da, artık özelleştirmenin tam kabul edildiği ve dönülmez bir yola girdiği gerçeğine boyun eğmekten başka çare kalmadığıdır. Küreselleşme, sermayenin sınıraşar bir mahiyet kazanması, yerel, hatta bölgesel ekonomilerin birbirine bağımlı nitelik taşır olması, ayrıca sermayenin milliyetinin, imanının bulunmaması gibi söylemler dünyayı farklı bir dönüşüme zorlamaktadır. Devletin iktisadi aktör olmasını önemsizleştirmiş, hatta verimsizleştirmiştir, denebilir, denilmektedir zaten. Sonuç olarak özelleştirmeyi, bırakınız reddetmeyi, iktisadi kaygularla bile olsa eleştirmeyi geçersiz kılmaktadır, duygusu çar naçar kabul görüyor olabilir.

Bütün bu ve benzer mülahazaların temelinde insanın sadece ve tek boyutlu bir ekonomik varlık kabul edilmesi yatar. Asıl sorun da burada ortaya çıkmaktadır. Mesela bir kimse "sermayenin milliyeti, dini veya imanı yoktur" derken, gerçekte insanı tek boyutlu bir varlık olarak algılamaktadır. Buna göre insan akıl, ruh, irade, duygu melekelerinden soyutlanarak adeta kör bir nesneye indirgenmektedir. Eğer böyleyse Rockefeller ile Anadolu daki, mesela işadamı Müslüman Hacı Mehmet Efendinin hayata, ahirete, dünyaya, insana bakışı arasında hiçbir ayrı-gayrının olmaması gerekir.

Hacı Mehmet Efendinin iç dünyasında olup bitenin göstergesi de paradan tezahür edenlerden ibarettir. Yaptığı hayır, verdiği zekat, dağıttığı sadaka manevi bir değer ve dünyaya tekabül etmez. O takdirde özelleştirme sadece iktisadi faaliyet kapsamında değere sahip bir şeydir, denebilir.

Oysa özelleştirme, böyle algılandığı için, insana ve topluma karşı sonuçlar doğuran bir anlayışın somut göstergesi olageldi. Sosyal, siyasal, kültürel ve ahlâkî yönleri ve sonuçları ya gözardı edildi ya da hiç hesaba katılmadı. Sözgelimi özelleştirme, devletin ağır aksak da olsa gerçekleştirebildiği gelir dağılımını engelleyerek sermayenin kirlenmiş bir azınlığın elinde toplanmasına zemin hazırlamış olamaz mı Diyelim ki Sümerbank, özelleştirilme yerine, iktisadî ve idarî yönden özerkleştirilmiş ve günün şartlarına göre hedefi ve yöntemi yeniden tanımlanmış olsaydı, insan ve topluma sağlayacağı değer daha farklı olmayacak mıydı Sümerbank ın iştiraklerine ürününü satan, orada çalışan, ürettiklerini tüketen toplumsal kitle ülke ekonomisine katkı sağlama yanında, sosyal, siyasal ve kültürel bütünlüğü sürdürmede de belli bir katkıda bulunacaklardı.

Özetle 24 Ocak 80 kararlarıyla yürürlüğe konulan ve Özallı Anavatan iktidarınca belli ölçüde yerleştirilen Politikalar Türkiye yi badireli bir yola sürüklemiştir. Birtakım temelsiz söylemlerin çekiciliğinde Türkiye asıl sorunlarını doğru tesbit ederek çözüm yollarını bulmada ve irdelemede yoksun bırakılmıştır. Titreyerek değil ama sabır, basiret, feraset ve tevekkülle durup düşünerek harekete geçme zamanı bir hayli daralmış olmalıdır.