“Karanlıkta ışığın parlıyor.
Nereden geliyor, bilmiyorum.
Çok yakındaymış gibi görünüyor, oysa o kadar uzak ki.
Bilmiyorum, adın ne.
Ne olursan ol;
Parla, parla küçük yıldız!
(Eski bir İrlanda çocuk şarkısından)”
Sanki bir suçluymuş gibi konuştukları anda kafalar öfke ile çevrildi. Yanlarında beş altı küçük çocuk vardı, potansiyel toplum dışılık damgasını yemişlerdi zaten, o çok çocuklu profilleri ile. Aile, kırklı yaşlarında anne, yirmili yaşlarında kızı ve bu kızın çocuklarından oluşmakta idi. Hızlı giden minibüste tutundukları koltukta yavaş bir sesle ağzının içinde mırıldandı yirmili kız;
“Abe inebilir miyiz.”
Şoför “rank” diye hırsla durdu, müşteri alırken her seferinde daha nazik olan şoför, müşteri indirirken oldukça sinirli olmaktaydı. Arkasına burnundan soluyarak döndü. Araç durmuş çok çocuklu aile kaplumbağa hızı ile hareket etmekte, inmek için İstanbullular gibi atak davranmamaktaydılar. Sadece şoför değil müşteriler de kafalarını çevirmiş öfke ile bu kaplumbağa hızındaki aileye bakmakta idiler. Öylesine yavaş hareket etmekte idiler ki; herkesin sabrı taştı, söylenmeler arttı, “Hadi be kardeşim, hızlan” diyenler “cık cık” diye söylenenler çıktı. Anladım tabii, bu Güneydoğulu aile; şehrinin yavaşlığı ile İstanbul’un telaşından azade rahvan hareket etmekte idi. Aklıma Michael Ende’nin kitabı, “Momo” geldi. Zaman hırsızlarının ve çalınmış zamanı insanlara geri getiren çocuğun öyküsü. Duman adamların hayatımızı nasıl robotlaştırdığını anlatan kitap adeta suratımıza acı bir ayna tutmakta idi.
Büyük bir kent ve küçük bir kız.
Şehrin bir hapishaneye dönüşüp de insanların tutuklandıklarının farkına varmayışları, kalplerinden çalınan saat çiçekleri, durumlarının vahametini bir seyirci ya da dinleyici olarak izlemeleri, küçük kızın arkadaşı kaplumbağa ile birlikte bütün insanlığa çalınmış zamanlarını iade etmek için verdiği mücadele.
“Momo’nun dış görünüşü gerçekten biraz garipti, hatta temiz pak insanlar için biraz korkunçtu bile denebilir. Ufak tefek, cılız yapısı ile yaşının sekiz mi yoksa on iki mi olduğuna kimse karar veremezdi. Ne tarak, ne de makas görmüş hissini veren, siyah, kıvırcık saçları vardı. Gözleri iri, simsiyah ve çok güzeldi. Ayakları, hep çıplak gezdiği için kapkara olmuştu. Yalnızca kışın, o da biri başka, biri başka ve ayağına büyük gelen ayakkabılar giyerdi.
Çünkü Momo’nun orada burada bulduğu veya birilerinin verdiği eşyadan başka bir şeysi yoktu.
Üzerine rengârenk yamalı ve topuklarına kadar uzanan bir etek geçirmiş, sırtındaki bol ve eski erkek ceketinin uzun gelen kol uçlarını tersine kıvırmıştı. Çünkü kendisinin büyüyeceğini düşünerek onları kesip kısaltmamıştı. Hem canım, bir daha böyle bir sürü cebi olan kullanışlı bir ceket bulabilecek miydi bakalım?”
Amfiteatrda kalan Momo, dostları olan fakir insanların bir çocuk yurduna yatırılma fikrine korku ile bakar:
“Hayır, oraya gitmek istemem. Orayı biliyorum. Başka çocuklar da vardı orada. Pencerelerde hep demirler vardı. Her gün dayak.
Hem de haksız yere... Ben geceleyin duvardan atlayıp kaçtım.
Oraya bir daha gitmek istemiyorum.”
Ve sonra da bu insanların çocukları geldiler ve yemeklerinden artırabildikleri ne varsa; biri bir parça peynir, öteki bir parça ekmek, diğeri biraz meyve ve öbürleri de başka şeyler getirdiler. Bu çocukların sayısı çok fazla olduğundan o akşam ortaya öyle çok şey birikti ki, amfiteatrın ortasında Momo’nun oraya yerleşmesi şerefine adeta küçük bir şölen verildi. Bu yalnızca yoksul insanlara has candan ve gönülden bir şölen oldu”.