Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalandığı belirtilen Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın TBMM gündemine gelmesi, yalnızca diplomatik bir gelişme olarak değerlendirilemez. Böyle bir anlaşma, Türkiye’nin bölgesel güvenlik anlayışını ve gelecekte üstlenebileceği askerî sorumlulukları doğrudan etkileyebilir.
Peki, bu ittifak hangi ihtiyaçtan doğdu? Türkiye’nin güvenliği gerçekten mi güçlendiriliyor, yoksa ülkemiz başka güçlerin bölgesel hesaplarına mı dâhil ediliyor?
Bir anlaşmaya Mekke adının verilmesi, onun otomatik olarak İslam dünyasının menfaatlerine hizmet ettiği anlamına gelir mi? Asıl bakılması gereken, anlaşmanın adı değil; kapsamı, hedefi ve Türkiye’ye yüklediği yükümlülükler değil midir?

TRUMP NEDEN BU KADAR MEMNUN?
8 Ekim 2026 tarihli Hürriyet gazetesinde şu başlık yer aldı:
“Trump: Türkiye’nin Arabistan’a yardımı iyi bir şey.”
14 Ekim 2026 tarihli gazete kupüründe ise şu manşet dikkat çekiyordu:
“Erdoğan iyi dostum” diyen Trump: “Ben istersem Türkiye Yemen’e asker gönderir.”
25 Haziran 2026 tarihli bir başka haberde ise Trump’ın şu sözleri manşete taşındı:
“Başkan Trump: Erdoğan istediğim her şeyi yaptı.”
Basına yansıyan bu açıklamalar, üzerinde durulması gereken ciddi soruları gündeme getiriyor.
Bir ABD Başkanı, Türk askerinin hangi ülkeye gönderilebileceği konusunda neden bu kadar rahat konuşabiliyor? Türkiye’nin askerî kararları üzerinde kendisine böyle bir söz hakkı görmesinin sebebi nedir?
Trump’ın açıklamaları, bu ittifakın ABD’nin bölgesel stratejileriyle ne ölçüde örtüştüğü sorusunu gündeme getiriyor.
2019’DA HESAP SORANLAR BUGÜN NEDEN İTTİFAK KURUYOR?
2019 yılında Suudi Arabistan’ın Yemen politikasını eleştiren ve “Yemen’i bu hâle kimler getirdi?” diye soran siyasi irade, bugün ne değişti de aynı ülkeyle kapsamlı bir askerî ortaklığa yöneldi?
2015 yılında başlayan Suudi Arabistan öncülüğündeki askerî müdahale ve yıllarca süren savaş, Yemen’de büyük bir insani felakete yol açtı. Yüz binlerce insan savaşın doğrudan ve dolaylı sonuçları nedeniyle hayatını kaybetti.
Yemen’deki yıkım sona mı erdi? Suudi Arabistan geçmişteki müdahalelerinin hesabını verdi mi? Yoksa değişen yalnızca siyasi dengeler ve stratejik hesaplar mı?
Bu soruların cevabı kamuoyuna açıklanmalıdır. Çünkü dış politikada dün söylenenlerle bugün atılan adımlar arasındaki fark, milletin bilgilendirilmesini zorunlu kılar.

BU İTTİFAK KİMİN PROJESİ?
İsrail iç istihbarat teşkilatı Şin Bet’in eski Başkanı Ami Ayalon, 2012 yılında Charlie Rose’a verdiği televizyon röportajında Türkiye’nin öncülüğünde Suudi Arabistan, Mısır ve Ürdün’ün yer alacağı bir Sünni koalisyon fikrini savunmuştu.
Ayalon, bu koalisyonun ABD öncülüğündeki uluslararası toplumun desteğiyle İran’a karşı hareket edebileceğini anlatmıştı.
Aradan 14 yıl geçti. Bugün Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında Mekke adıyla bir savunma ittifakı gündemde.
2012’de dile getirilen stratejik model ile bugünkü yapı arasındaki benzerlik tesadüf mü?
İRAN NEDEN YOK?
Madem amaç Müslüman ülkelerin güvenliğini sağlamak, İran neden bu güvenlik mimarisinin dışında bırakılıyor? Mısır, Irak ve Suriye neden aynı masaya davet edilmiyor?
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki savunma iş birliğinin hangi amaçlarla kullanılacağı önemlidir. Özellikle İran’a karşı askerî bir blok oluşturulması veya Yemen’de yeni bir müdahaleye zemin hazırlanması ihtimali açıklığa kavuşturulmalıdır.
Gerçek amaç bölgesel barışsa, İran’ın da katılabileceği kapsayıcı bir güvenlik mekanizması neden kurulmasın? Müslüman ülkeleri birbirine karşı konumlandıran değil, ortak sorunları çözmek için buluşturan bir model neden tercih edilmesin?
YEMEN’DE YENİ BİR SAVAŞ MI?
Yemen’in Babülmendep Boğazı’ndaki stratejik konumu, ABD’nin Kızıldeniz politikası, İsrail’in ticaret yollarına ilişkin çıkarları ve Suudi Arabistan’ın güvenlik kaygıları aynı bölgede kesişiyor.
Bu nedenle şu soruların cevabı açıkça verilmelidir:
Türk askeri Yemen’e gönderilecek mi? Suudi Arabistan yeni bir operasyon başlatırsa Türkiye destek vermek zorunda kalacak mı? İran ile Suudi Arabistan arasında çatışma çıkarsa Türkiye’nin yükümlülüğü ne olacak?
Bu soruların cevapları, Türkiye’nin güvenliği ve TBMM’nin anayasal yetkileri bakımından hayati önem taşıyor.

SAYIN MİLLETVEKİLLERİ, TARİHÎ SORUMLULUK SİZDEDİR!
Sayın milletvekilleri,
Önünüzdeki mesele yalnızca bir askerî anlaşma değildir. Türkiye’nin bağımsız karar alma yetkisi, Türk askerinin gelecekte üstlenebileceği görevler ve ülkemizin bölgesel çatışmalardaki konumu söz konusudur.
Anlaşmanın bütün maddeleri kamuoyuna açıklanmalı, askerî yükümlülüklerin sınırları netleştirilmeli ve Türkiye’nin hangi şartlarda bir çatışmaya dâhil olabileceği ortaya konulmalıdır.
Benim bu anlaşmaya ilişkin tutumum açıktır: Türkiye’yi İran’la veya Yemen’de yeni bir savaşla karşı karşıya bırakabilecek, askerî yükümlülüklerinin sınırları yeterince açıklanmamış bir anlaşmanın kabul edilmesini doğru bulmuyorum. TBMM’de RET oyu verilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Hiçbir uluslararası ittifak, milletimizin güvenliğinden ve Türkiye’nin bağımsız iradesinden daha üstün değildir.
Türkiye’nin dış politikası Washington’un beklentilerine, Tel Aviv’in hesaplarına veya başka bir başkentin askerî taleplerine göre şekillenmemelidir.
Mekke’nin adı savaşın değil, barışın ve kardeşliğin sembolü olmalıdır. Türkiye’nin askerî gücü de milletimizin güvenliği ve ülkemizin meşru menfaatleri için kullanılmalıdır.
Bugün verilecek kararın sorumluluğu yalnızca bugüne değil, yarın doğabilecek sonuçlara da uzanacaktır. Tarih, bu kararın altında imzası bulunan herkesi hatırlayacaktır.