Önceki günkü faciada Kur ân kursunda kalan kızlarımız feci şekilde can verdi.

Tüp mü patladı, bomba mı atıldı, ne olduysa o karton kule yerin yedi kat altına gömülüp çocuklarımıza mezar oldu.

Aileleri ve bütün Türkiye kan kustu.

Çocukların ne suçu vardı; tedbirsizliğin, ihmalin, bakımsızlığın kurbanı oldular.

Benim anlayamadığım ülkemizde Kur ân kursları en ilkel malzeme ile inşa edilir, hiç değer verilmeyen kurumlar muamelesi görür, iç teşrifatı en yoksul eşyalarla dizayn edilir.

Bir de elin oğlunun kızlarına din eğitimi verilen manastırlarına bakıyorum, bir sanat abidesi adamların din okulları.

Özellikle camilerde düzenlenen yaz Kur ân kurslarının fecaatine bir bakın.

Bir sınıfta yüz çocuk.

Gürültü.

Tıkış tıkış oturdukları yerlerde ne öğrenecekler.

Adeta Kur ân dan soğutma kursları.

Cayır cayır sıcaklarda yaşıtları deniz suları ile oynaşırken, bari temiz ve konforlu binalarda Kur ân eğitimi alabilseler.

Ya da hayırseverlerimiz onları sıkça hatırlayıp birer buzdolabı hediye edip, içini dondurmalarla meyve suları ile donatsalar.

Ne gezer; ille sefalet, ilgisizlik, bakımsızlık.

Sadece Kur ân Kursları da değil, müftülüklere hiç yolunuz düştü mü

Hac kuralarına başvurmak için birkaç ay önce uğradım, hoş kurada da çıkmadım ya.

Allahım İstanbul un büyük bir ilçesindeki müftülük binası bir gariban, bir yardıma muhtaç, merdivenleri adeta köy evinin salaş basamakları ile örülü, müftünün makamı yine bir mahrumiyet göstergesi.

Aslında din ve diyanete devletin bakış açısının en somut göstergesi idi.

Camilerimiz de bu gurbeti en somut yaşayanlardan.

Anadolu yu adımlıyorum şu günlerde.

Memleketimin en ziyade köy ve kasabalarını gezmekteyim.

Vaktin bekçisi camilerimiz, en başat uğrak yerimiz.

Kimileri kahvehanelerde dinlenir, bense bilhassa tarihi camilerimizin sanat eseri kalem işleri ve ahşap aksanı arasında huzur bulmaktayım.

Bu camilerin görevlileri ile konuşuyoruz.

Kiminin lojmanı yok.

Lojmanı olan genç bir imamın davetine icabet edip, bir çay içmek için evine uğruyoruz.

Ev dediği kümesin biraz büyükçesi.

Ama etrafı tertemiz yıkanıp temizlenmiş, çiçeklerle düzenlenmişti.

İçerisi sefaletin başrolü oynadığı bir film stüdyosu idi adeta, bir divan iki sandalye ile bu çocuklar hayata tutunmaya çalışmışlardı.

Hiç de hallerinden şikâyetçi değillerdi.

Onları yazdığımı bilirlerse üzülürler diye isimlerini vermiyorum.

Ama genç imam evine geçip bize su getirmek istediğinde; o kümes boyutundaki lojman denilen yerin kapısından iki büklüm eğilerek girip çıkmakta idi.

Eşi de haline nasıl şükrediyordu, zira lojmansız pek çok arkadaşları varmış, onlar kira öderken bunlar lojmanda oturdukları için çok şanslılarmış ama arkadaşlarından da utanmakta imişler.

Gerçekten bana mail atan, mezun olup da imamlık kadrosu alamamış ne kadar çok gencimiz bulunmakta, bu ailenin imkânlarını onlara bahşetseler ne kadar mutlu olacaklardır kim bilir

Fakat güzide bir evladımız devlet memurluğu yapıyor, yeni evli eşi hamile, yakında üç kişi olacaklar oturduğu cami lojmanı denen kümesten utandım.

Devlet üzülmüyor mu acaba kendi memurunu bu sefalete mahkûm ettiği için.

Müftülerin makam binalarına üvey evlat muamelesi yapmaktan ne kazanmakta acaba.

Kur ân Kurslarını bir cazibe merkezi yapmaktan kaçınarak eline ne geçmekte

Dinden soğutma mı dersiniz

Hoş devletin yaklaşımından pek de farklı değil, özel şahısların din hizmetleri.

Onlarında bakış açıları da aynı.

Açtıkları Kur ân Kurslarının sefaletin öteki adresi olmasında bir sakınca görmemekteler.