Felaketlerle sınanmaktayız.

Virüs, sel baskınları, yıldırımlar, depremler…

Ülkemizin binbir renkli, masal kadar güzel şehirlerinden biri İzmir.

Tarihi, kültürü, sanat eserleri, doğası, denizi, florası ile dinlemeye doyamayacağımız bir ezgiler manzumesi.

Deprem, İzmir’i sarsmaya başladığında bizler de can evimizden vurulduk.

Yakınlarımızı saklayan bu şehrin örselenmesi, yıkılan binalar, annelerin feryatları, çığlıklar, elimizi kolumuzu bağladı.

Çaresizlik, cenazeler, yaralılar, yitiklerinin yasını tutanlar karşısında ülke şokta.

Yıkıntılar arasından gelen yorgun ve yaralı sesler, artan umutlar, yakınlarının her an yaşam savaşını kaybedeceği düşüncesi karşısında çıldıran aileler.

Denizin önce geri çekilip sonra Teos’un cadde ve sokaklarını sular içinde bırakışı, alıp başını giden tekneler, evlere, dükkânlara dolan sular, eşyaları mantar gibi şişiren çamurlar.

Bir tufanı yaşadık.

Görüntüler ekrana düştükçe sarsıntının ne kadar büyük ve dehşetli olduğu anlaşılmakta.

Kaçışan hayvanlar, pamuk yığını gibi un ufak olan evler, otobandaki arabaları bile oyuncak gibi silkeleyen deprem.

Annenin kurtulup çocuğunun enkazda mahsur kalışı ya da annenin ölüp, çocuğun kurtuluşu yahut ailenin yok oluşu.

Birbirinden acıklı hikâyelerle sarsılan yüreklerimiz.

Dayanılamayacak kederler.

Hepimizin çok iyi bildiği ama dile getirmekten kaçındığı acı gerçeği, deprem uzmanı Prof. Dr. Ahmet Ercan haykırdı:

“Bir ülkede ekonomi ne kadar bozuksa deprem o kadar öldürücü olur. Bir ülkede yoksulluğu yenmedikçe depremlerin adı ölüm olur. İnsanlar istedikleri için kötü ev yapmıyorlar. Çünkü yer inceleme çalışmalarına, inşaat mimari projelerine para ödemeleri gerekiyor. Bir ülkede deprem sorununu çözmek için o ülkenin ekonomisinin düzelmesi gerekiyor. Yani yoksulluk ne kadar fazlaysa deprem size o kadar yakındır. Depremde zaten yoksullar ölür, zenginler ölmez. Hiçbir ünlünün, hiçbir zengin bir kişinin enkaz altından çıkarıldığını duymadınız, duymayacaksınız. Ana sorun yoksulluktur.”

Yoksulluk, bilinçsizlik, kırsala olan ilenç.

Bu ülkede sırf yapraklarını döktüğü, bahçesini kirlettiği, süpürmek zorunda bıraktığı için evinin önündeki akasyaları kesip, beton döken çok ünlü bir profesörü tanımaktayım.

Cahillik, estetik yoksulluğu, çevre ve ağaç, yeşil saygısızlığı okumuşlarımızın bile başının belası.

Kötü bir şehirleşme yaşamaktayız.

Deprem ülkesi olmamıza karşın çok katlı apartmanların oluşturduğu siteler, hâlâ cahilce başımızı döndürebilmekte.

Yatay mimari, bahçeli evler; köyü, kırsal kesimi anımsattığından mıdır?

Kitleler için hâlâ cazip değil.

Eğer cazip bulunsa idi.

Yüzlerce masal kadar güzel köy, hiç uğranılmamacasına terk edilmezdi.

Hadi çalışan kesim büyük şehrin işine, fabrikasına, atölyesine mahkûm.

Fakat emekliler, serbest meslek sahipleri, işlerini dijital ortamda yapanlar bari şehirden ayrılıp köylerine çekilebilse idiler; bu kadar acı yaşanmayacaktı belki de.