Bu yazı, bir masa başı tartışmasının değil; yıllardır süren yüz yüze sohbetlerin, dost meclislerinde yapılan uzun konuşmaların içinden doğdu. Yaklaşık 25 yıldır iktidarı destekleyen insanlarla, çay eşliğinde defalarca aynı konulara geldik. Ekonomiden adalete, liyakatsizlikten çürüyen kurumlara kadar pek çok başlık açıldı. İlginç olan şuydu: Konuştuğum insanların çoğu yanlışları inkâr etmiyordu. Aksine, “Evet, burada ciddi yanlışlar var” demekten de geri durmuyorlardı.

Ancak eleştiri tam derinleştiği anda, sohbet hep aynı yerde kesiliyordu. Bir cümleyle…
“Ama CHP mi gelsin?”

Bu soru, yanlışların tartışılmasını değil; yanlışlarla yaşamayı meşrulaştıran bir eşik hâline gelmişti. Dahası, en ağır yanlışlar bile bu sorunun arkasına saklanırken, mesele bir noktadan sonra siyaset olmaktan çıkıyor, “emre itaat” ayetlerine bağlanıyordu. Yanlış kabul ediliyor, ama yanlışla yüzleşmek yerine ayetle susmak tercih ediliyordu. İşte bu yazı, tam da bu çelişkinin üzerine kuruldu: Yanlışı bilip kabullenirken, adaleti değil itaati öne alan bir dindarlık anlayışı nasıl oluştu?

“Ayet parçalama dindarlığı”nın en tehlikeli alanlarından biri, itaat ayetleri üzerinden kurulan dindir. Çünkü burada mesele sadece bir yanlış okuma değil; yanlışlığın meşrulaştırılmasıdır.

Bugün sıkça duyduğumuz cümle şudur:
“İtaat farzdır.”

Peki soralım:
Kime, neye ve hangi şartla?

Kur’an-ı Kerim, itaati mutlak bir körlüğe değil; adaletle kayıtlı bir sorumluluğa bağlar. Ancak ayet parçalama tam da burada devreye girer. İtaat ayetlerinin sadece emre çağıran kısmı alınır; adalet, emanet, ehliyet ve hesap vurguları sessizce dışarıda bırakılır.

Böylece itaat, ahlaki bir bilinç olmaktan çıkar; itaatsizliği günah ilan eden bir baskı aracına dönüşür.

Kur’an’da itaat, başıboş bir teslimiyet değildir. Tam tersine; zulme, haksızlığa ve adaletsizliğe karşı sorumlulukla sınırlanmış bir duruştur. Ne var ki bugün, haksızlık karşısında susmak “itaat”, sorgulamak ise “fitne” olarak etiketlenmektedir.

Bu etiketleme tesadüf değildir. Çünkü ayet parçalandığında ortaya çıkan din, gücü korur; hakikati bastırır.

İtaat ayetlerinin bu şekilde kullanılması, şu sonucu doğurur:
* Adaletsizlik konuşulmaz,
* Hesap sorulmaz,
* Yanlışlar kutsanır,
* Ve zulüm “sabır” kelimesiyle örtülür.

Oysa Kur’an’da sabır, zulme razı olmak değil; zulme karşı ahlaki direnci korumaktır. Sabır, yanlışın sürmesine göz yummak değil; doğruyu terk etmemektir.

Burada bir başka ayet parçalama biçimi daha karşımıza çıkar:
“Fitne çıkarmayın” uyarısı…

Haksızlığı dile getirenler “fitneci” ilan edilirken, haksızlığı üretenler koruma altına alınır. Oysa Kur’an’da fitne, hakkı söylemek değil; hakkı bastırmaktır.

İtaat ayetleri, adaletin üzerini örtmek için değil; adaleti ayakta tutmak için vardır. Adalet yoksa, itaattan söz edilemez. Çünkü Kur’an’da itaat, emanete sadakatle anlam kazanır.

Bir yönetim, bir yapı, bir düzen;
* Emaneti ehline vermiyorsa,
* Hesap vermekten kaçıyorsa,
* Haksızlığı normalleştiriyorsa,
orada itaati kutsamak, ayeti kalkan yapmaktır.

Önceki yazılarda söylediğimiz ölçü burada da geçerlidir:
Bir insanın gözyaşı pahasına dökülen her mutluluk gözyaşı, hak değil; vebaldir.

Birileri susarak rahat ediyorsa,
birileri itaat ederek makamını koruyorsa,
birileri “düzen bozulmasın” diye adaleti feda ediyorsa;
orada din yaşanmıyor, din kullanılıyor demektir.

Kur’an, kullarını susturmak için değil; şahit kılmak için indirilmiştir. Şahitlik ise sessizlik değil; sorumluluktur.

Bu yüzden itaat ayetleriyle yüzleşmeden, ayet parçalama dindarlığından kurtulmak mümkün değildir.