Akıl almaz işkenceler Cemaatlerde Anayasayı destek turları

12 Eylül’ün muteber gazetecileri, “her şey çok güzel, cezaevlerinde kötü hiçbir şey yok, sağcısı solcusu çok iyi kaynaşıyorlar” yazıları yazar, röportajlar yaparken, cezaevi şartları hiç de öyle değildi.

Felat Cemiloğlu Diyarbakır cezaevinde gördüğü işkenceyi, Altan Tan’ın babası Bedii Tan’ın nasıl oruç ağzına insan dışkısı yedirilerek öldürüldüğünü Hasan Cemal’e anlatmıştı. Anlattıklarından bazı bölümler şöyle:

“Siirtt’e YSE’nin otobüsüne bindirildik. İkişer ikişer kelepçelediler. Bana sıra gelinceye kadar kelepçe kalmadı. Otobüste bir grup, 14-15 kişi kadar da Nurcu vardı. Üstteğmen Fahrettin bazen Nurcularla tartışarak, bazen de hakaret ederek konuşuyordu.

Eşyalarımızı hücreye bırakmamız ve külot üstümüzde kalacak şekilde soyunmamız söylendi. Koridora çıkarıldık. Diğer hücredekilere arkalarını dönmeleri ve yere çökmeleri emredildi.

Bize de birer süpürgeyle ortalardaki bir hücredeki suyun koridora çıkarılması emredildi. Hücre içindeki tuvaletin tıkalı olduğunu ve içeride bir karış kadar suyun içinde pisliklerin (insan dışkısının) yüzdüğünü̈ gördük. Su ve pislikleri hücrelerin önündeki geniş̧ koridora yaydıktan sonra, daha gerideki bir hücreye tekrar toplanmamız istendi. Bunları yaparken bir taraftan coplanıyor, bir taraftan da ‘Son sayı üç̧!’ deyip, sayıncaya kadar bitirmemiz isteniyordu.

Pis suyu, içinde yüzen b.klarla birlikte istedikleri hücreye doldurduktan sonra, bu hücrenin eşiği yüksekliğinde bir göl meydana geldi. Bu suyla yıkanmamız emredildi. Pislikle birlikte avuçlayarak başımızdan itibaren bu suyla yıkandık.

Sırtlarımız coplanarak bir üst kattaki hücrelerden birine tıkıldık. Yerlerimize dışarıdan yedi sekiz kişi yine dövüle dövüle getirilip yerleştirildi. Bu dayak ve yerleştirme işi bir iki saat sürdü. Bir üst kattaki hücrede sabahleyin on sekiz kişi olduğumuzu saydık.

Hücremizde artık ancak yan yana ayakta durabilecek kadar yer vardı. On sekiz kişi olmamıza rağmen gece yatmamız bir sorun olmadı. Artık o kadar yorgunduk ki saat 20.30 olduğu zaman açlık, susuzluk, yorgunluk, gündüz yenilen copların tesiriyle uyumuyor, bayılıyorduk.

Hücrede herkesin yalnız başı üstte gibiydi. Bir kişinin üstünde üç̧ dört kişinin bacakları, kolları, vücudunun bir kısmına isabet ediyordu. Artık yastık derdi kalmamıştı. Başlar muhakkak diğer birisinin vücudunu yastık gibi kullanıyordu.

Bu arada mesai sırasında bazen bir kısmımızı hücre önündeki talim yerine çıkarıp, ya talim yaptırıyorlar ya da birbirimize dayak attırarak bizimle alay ediyorlardı.

Böyle bir günde Urfalı bir baba oğulla epey eğlendiler. Baba 65 yaşlarında, 1,90 boyundaydı. Oğlu, 25-30 yaşlarında ve babasından daha iri ve cüsseliydi. Evvela oğlunu babasına tokatlattılar. Yavaş tokat vurduğu için hem oğul hem baba coplanıyordu.

Beş on denemeden sonra oğulun babaya vurduğu şiddetli tokatları beğenmediler. Bu kere oğulu babanın sırtına bindirdiler. Bir taraftan babayı copluyor, daha hızlı koşması için zorluyorlardı. Oğul babasının sırtından indikten sonra ağlamaya başladı.”

Oruç tutan Bedii Tan’in dışkı yedirilerek öldürülmesi

Felat Cemiloğlu, Altan Tan’ın babası Bedii Tan’ın nasıl öldürüldüğünü de anlatıyor:

“Ramazan geldi. "Oruç̧ tutmak serbest" dediler. Sahura kalkmak yok. İftar ise saat 20.00’den sonraydı. Bu aslında ‘Oruç̧ tutma, istemiyoruz!’ mesajıydı.

Benim ortağım ve muhasebecim Bedii Tan Bey oruç̧ tuttu. Bu arada havalandırmada, betonda, üstümüz çıplak halde dünyanın idmanını yaptırıyorlar. Bedii’nin orucunun farkına vardılar. Ne yaptılar biliyor musun? Kanalizasyon kapağını kaldırdılar, avuçla pislik yedirdiler. Bedii Tan ishal oldu. Çok hastalandı. Hala hatırlarım. Koğuş kapısının önünde, buz kalıbı gibi ‘pat’ diye betonun üstüne düştü.

Yerde yatıyordu. Bir er ve bir çavuş̧ gardiyan geldi, koğuşa girdiler. Yerde yatan Bedii Bey’in karnına bastılar. Bağırsakları ve böbreği patladı Bedii Bey’in...

Marşlar kesildi. Marşlar kesildi mi, ya bir heyetin geldiğini, ya savcının hapishanede olduğunu ya da birinin öldüğünü anlardık.” (Hasan Cemal’in 3 Ocak 2026 günü T24 yazısından)

Sadece Diyarbakır’da değil, gazeteci Emin Çölaşan’ın "Mahkûmlar nedamet getiriyorlar; Atatürk'ün sözlerini ezberliyorlar; büyük bir huzur ve vatan sevgisi içinde cezalarını yatıyorlar” diye anlattığı Mamak’ta da Diyarbakır’ı aratmayan işkenceler vardı.

Mamak Askeri Cezaevi'nin C-5 adı verilen bölümünde bir yandan işkence, diğer taraftan sorgu yapılıyordu. Sorgu ekibinin başında ise MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nın savcısı Hava Hakim Albay Nurettin Soyer vardı.

Dayaktan etkilenene dayak atılıyordu. Erkeklik organından elektrik verilmesinden rahatsız olanlara defalarca elektrik veriliyordu. Bazıları Filistin Askısı'na asılıyordu. Bazıları da çırılçıplak soyulduğunda çözülüyordu. Utanma duygusu yüzünden morali bozulduğu tespit edilenler, bütün sorgu boyunca çıplak tutuluyordu.

O günlerde, gözaltına alınan bazı gençlerin aileleri de C-5'e getiriliyordu. Anneleri, eşleri ve kızları da işkenceye alınıyor, çırılçıplak soyuluyordu. İşkenceciler, bütün bunları yaparken gözaltındaki gence soruyorlardı:

“Haydi, şimdi de konuşma da görelim!”

Tekmeli, tokatlı, elektrikli ve askılı işkence aşamasından geçen ülkücüler, A Blok'taki "Kafes"e konuluyordu. Burada oturmak, kalkmak, ayak değiştirmek, kıyafet düzeltmek, hatta oturuş şeklini bozmak bile izne tabiydi.

Herhangi bir ihtiyacı olanın yüksek sesle bağırması gerekiyordu:

“Komutanımmmmmm!” diye görevli askere sesleniliyordu. Kafes'te bütün erlerin adı "komutan", bütün gençlerin adı da "lan"dı.

Muhsin Yazıcıoğlu’na yapılan işkenceler

C-5'teki işkencelerden nasibini alan ve daha sonra kafese konulanlardan biri de Ülkü Ocakları Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'ydu.

Daha C-5'in kapısına geldiğinde, dört bir yandan tekme ve yumruklar yağmaya başladı. Burada başı duvara çarptı ve akan kan boynundan aşağı doğru süzüldü. Küfürler ve hakaretler arasında koridorlardan geçirildi. İşkenceciler hiç vakit kaybetmeden Yazıcıoğlu'nu bir tahta platformun üzerine yatırdılar. Hemen ayakkabısını çıkarıp, başparmağından elektrik vermeye başladılar:

“Türkmen Onur nerede?”

“Bize Mehmet Sakarya ve Ramiz Ongun'un yerini söyle...”

Bu işlem işe yaramayınca, işkenceciler O'nu soymaya başladılar. Tam pantolonu çıkarılıyordu ki, Yazıcıoğlu bağırmaya başladı:

“Yapmayın, bunu yapmayın...”

Bu tepkiyi vermekle hata ettiğini sonradan anladı.

Soyulduğu zaman çok etkilendiğini gören işkenceciler, bu işlemi hep tekrarladılar. Tam 26 gün boyunca çırılçıplak soyup, işkence yaptılar.

Yazıcıoğlu'nu bir sandalyenin üzerine çıkarıp, T şeklindeki bir kalasa kollarından bağlıyorlardı. Kalas, tavandaki çengele asıldıktan sonra, altındaki sandalye çekiliyordu.

Havada sallanırken, çıplak vücudunun çeşitli yerlerinden elektrik veriliyordu. Acı dayanılır gibi değildi. İşkenceciler manyetoya bastıklarında titreşimden bütün vücudu sallanıyordu. İç organlarının tamamı dışarı fırlayacakmış gibi oluyordu. Muhsin Yazıcıoğlu, irade dışı çığlıklar atıyordu. Bu işlemden geçen sadece Yazıcıoğlu değildi.” (Takvim gazetesinden Emin Pazarcı'nın "12 Eylül zindanları" yazı dizisi)

Sağcı, solcu, devrimci, ülkücü, akıncı aynı yerde bu işkenceleri birebir yaşıyordu.

Tarık Akan ve Uğur Dündar

70’li yıllarda sinemanın salon erkeği jönü Tarık Akan da, devrimcilik suçuyla hapse atılmıştı. Günlerce hücrelerde kalan Tarık Akan, Anne Kafamda Bit Var kitabında yaşadığı o zor günleri anlatırken, ilginç bir sahneye yer verir.

“Durmadan yürüdüm. Günlerce hiç hareket etmediğim için soluk soluğa kalmış, yorulmuştum. Yanımdan geçenlerle birkaç kez çarpıştık.

"Başını eğ!" Başımı eğiyorum. "Basamak!" Ayağımı kaldırıyorum. Sonunda durduk. Gözlerimi açtılar. Bir yazıhanedeydim. Her yer lambri kaplıydı. 'Müdür' yazan bir kapının önünde dikiliyorduk. İçeriye birileri girip çıkıyordu. Sonunda beni de içeriye soktular.

Müdür T. masada, tam karşısında Uğur Dündar duruyordu. Onu Bakırköy'den tanıyordum. Kapının yanında ayakta dikildim, ama hiç halim yoktu, sırtımı duvara yaslamıştım.

Uğur bana döndü:

"Geçmiş olsun Tarık."

Müdür, mesafeli bir yakınlık göstermeye çalışıyordu:

"Nedir bu halin Tarık, perişan görünüyorsun?"

"Aşağısı bit ve pire kaynıyor, geldiğim günden beri ne sorgum yapıldı, ne bir şey."

Müdür,

"Oğlum biraz dayanıklı ol. Bak aşağıdaki i..lere, ne kadar dirençliler."

O sırada kapı açıldı. Bir polis,

"Müdürüm çözüldü, ötmeye başladı," dedi.

Müdür hemen yerinden kalkıp hızla dışarı çıktı.

Ben Uğurla odada yalnız kaldım. Yıllar sonra ilk kez karşılaşıyorduk. Aramızda bir dostluk, arkadaşlık olmadığı gibi gençliğimizde yumruk yumruğa kavga etmişliğimiz bile vardı. Soğuk bir hava ve yapmacık jestler aramızda dolandı.

"Tarık, benden istediğin bir şey var mı?"

"Yok, sağ ol."

“Ben TRT Genel Müdürü olacağım; nezaket ziyaretine geldim. Dışarıda herhangi birisine söylemek istediğin bir şey varsa yardımcı olabilirim.”

“Yok, teşekkür ederim.”

Müdür içeri girdi. Sinirden eli ayağı titriyor, ana avrat küfrediyordu. Sol elini ovuşturuyordu; belli ki canı yanmıştı. Kolonya döküp ovuşturmaya devam etti. Bir yandan da çocuğa sövüp duruyordu:

"Yahu bunlar şerefsiz! Adama, 'Öt lan, konuş!' diyorum; piç, horoz gibi 'Güügüürüüügüüüü! Güügüürüüügüüü!' diye ötüyor. Ulan, suratında az daha elimi kıracaktım."

Müdür, sonra Uğur'la bir şeyler konuşmaya başladı. Biraz sonra da zile bastı, bir polis geldi.

"Götürün bunu," dedi. "Bir de jilet verin, tıraş olsun."

Polis koluma girdi, kapının dışında gene gözlerimi bağladılar. Aşağıya indik.

Hücreye gelmiştim.” (Anne Kafamda Bit Var, Tarık Akan, Can Yayınları, S. 77-78-79)

Dönemin en ünlü sinema yıldızlarından Tarık Akan hücredeyken, 12 Eylül’ün muktedir gazetecilerinden Uğur Dündar müdürün odasındaydı ve Tarık Akan’a “Ben TRT Genel Müdürü olacağım; nezaket ziyaretine geldim” diyordu.

Emin Çölaşan ise hapislerde her şey çok güzel yazıları yazıyordu.

Cemaatlerde Anayasayı destek turları

Cezaevlerinde durum böyleyken dışarıdaki hayat daha başkaydı. Yüzbinlerce aile yakınlarının cezaevlerindeki hayatından endişe duysa da, Kenan Evren şehir şehir dolaşıp miting düzenliyor, idamları eleştirenlere “Asmayıp da besleyelim mi?” diyordu. En büyük derdi yeni anayasanın kabul edilmesi, böylece kendisinin Cumhurbaşkanı olması ve 12 Eylül darbesini yapanların yargılanmasının önüne geçecek bir maddenin anayasaya eklenmesiydi.

Yaklaşan Anayasa oylama sürecinde siyasi parti liderleri taraftarlarına Anayasaya hayır oyu verilmesi haberini gönderiyordu. Ancak yeni bir dönemin başladığını, artık eski liderlerin siyasete giremeyeceğini düşünen, Hayır oyu verilirse askerlerin başlarına bela getireceği kanaati taşıyan geniş kitleler, Evet oyu vermekten yana görünüyordu. Çoğu kimse bir an önce bu vartayı atlatalım düşüncesindeydi.

Zaten kırsal kesimlerde belediye başkanları, muhtarlar askerler tarafından uyarılıyor, Evet oyu çıkmazsa akıbetlerinin hiç de iyi olmayacağına dair baskılar yapıyordu.

Diğer yandan cemaatlerde de tereddütlü hal vardı. Hayır oyu çıkarsa kurslar, yurtlar kapatılabilir, çoğu kişi hapse atılabilir endişesi duyanlar çoğunluktaydı. Bazıları her şeye rağmen hayır derken, bazıları bir aksilik olmaması için Anayasaya destek turları düzenliyordu.

Nurcularda Yeni Asya, kesinlikle Anayasaya hayır derken, Nurcuların artık büyük çoğunluğuna tesir eden Mehmet Kırkıncı Hoca il il dolaşıyor, neden Anayasaya Evet denilmesi gerektiğine dair konuşmalar yapıyordu. Bu durum Nurcuların kırılma anıydı ve Nurcular bu yüzden tarihlerindeki en büyük ayrılmaya doğru gidiyordu.

[email protected]

Gelecek yazı:

Mili Görüş Tarihi: Refah Partisi Dönemi: 9

Erbakan’ın gizli ev toplantıları

Demirel’in memleketinde yol ayrımı