İSLȂM dini, Osmanlı sonrası Türkiye’sinde en çok tartışılan konulardan biri haline gelmiştir. Halbuki, İslâm dininin tartışılacak bir yönü yoktur. Allah’ın son hak dinidir ve kaynakları da bellidir. İslâm dini tartışılmaz, ancak ona uyulur. Konunun uzmanları yeni çıkan meseleleri müzakere eder ve sonuca bağlarlar. Bu, Osmanlı döneminde böyle uygulanırdı.

Fakat Osmanlı’dan sonra kurulan rejim “devlete bağlı din” dönemini başlatmıştır. Bu durum, kutsal değerlerin örselenmesine; hatta yeni kutsallar oluşturulmasına yol açmıştır. Devlet, dine yön vermeye başlamıştır.

Halbuki İslâm, son ilahî dindir ve vahye dayanmaktadır. Rabbimiz, “Allah katında hak din ancak İslâm’dır” (Ȃl-i İmrân,19) buyuruyor. Son inen ayetinde de tastamam ve bütün ihtiyaçlara cevap veren eksiksiz-fazlasız bir din gönderdiğini haber veriyor: “Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim ve bundan razı oldum.” (Mâide, 3)

1923 - 1950 yılları arasındaki tek parti hükümetleri, “dînin bir vicdan işi olarak kalması, mabetlere hapsedilmesi, maddî hayata ve dünya ile ilgili işlere karışmaması” şeklindeki laik anlayışı benimsemişlerdir. Bu anlayış, dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt imzasıyla çıkarılan 4 Ekim 1926 tarihli Türk Medeni Kanunu’nda da ifade edilmiştir.

Evet, bu dönemde din devlete karıştırılmamıştır ama devamlı olarak devlet dine ve dindarlara müdahale halinde olmuştur. Ezan Türkçe okunmaya başlamış, ibadet dili olarak Türkçe Kur’an hazırlıklarına girişilmiştir. Kendi çabalarıyla dinini öğrenmeye çalışan vatandaşlara müdahale edilmiş; din ilimleri unutulmasın, diye gayret eden hocalar takibata uğramıştır. Halk ve hocalar nice baskı ve işkencelere maruz kalmıştır.

Yaşanan baskı ve haksızlıklar nice araştırmaya konu teşkil etmiştir. Eşref Edip’in  “Kara Kitap” ve Hasan Hüseyin Ceylan’ın “Cumhuriyet Devri Din Devlet İlişkileri” adlı eserleri bunlar arasındadır. Meselâ, Eşref Edip Bey’in “Kur’an’dan İktibaslar” adlı eserini yayınlaması üzerine Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim Tör, 17 Mayıs 1942 tarihli şu genelgeyi yayınlamıştır: “Bizler ne şekilde, her ne suretle olursa olsun, memleket dahilinde dînî neşriyat yapılarak, dînî bir atmosfer meydana getirilmesine ve gençlik için dînî bir zihniyet fideliği vücûda getirilmesine taraftar değiliz.”

Türkçe Kur’an Meselesi

Tek parti döneminde Kur’an’ın bile Türkçeleştirilmesi girişiminde bulundular. Ahmet Hamdi Aksekili, Şerafettin Yaltkaya’nın Diyanet Reisliği yaptığı dönemde Diyânet personelidir. İsmet İnönü Yaltkaya’ya “Kur’an’ın Türkçe okutulmasını sağlaması halinde ölünceye kadar o makamda kalacağı vaadinde bulunmuş; o da “Arapça’dan başka dillerde de ibadet edilebilir” fetvasını (!) vermiştir. (Ahmet Hamdi Akseki dönemi Diyanet’in sıkıntıları); http://www.arastiralim.com, 17.09.2006)

1943’te Necip Fazıl, Diyanet İşleri Başkanı’nın Kur’an’ı Türkçeye çevirip hakîkî Kur’an’ı ortadan kaldırma kanunu çıkaracak olanlara destek verdiği söylentileri karşısında Başkan Yaltkaya ile görüşür ve şöyle der:

“Duyduğuma göre Kur’an’ı Türkçeye çevirmek ve bunu resmen ibadet dili haline getirmek şeklinde bir düşünce varmış… Sapıklık ve hüsranların en büyüğü olan bir hâdiseyi bizzat sizin ağzınızdan duymadan inanılır şey telakki edemiyorum. Lütfen hakikati bildirir misiniz ’  Uçuk benzi bir kat daha uçarak ve soluk benzi bir kat daha solarak bana şu cevabı verdi: ‘Evet Necip Fazıl Beyefendi! Sizin dînî bakımdan imkânsız gördüğünüz bu işi, Mezhep imamlarının kabul ettiğini bilmiyor musunuz Mezhep imamları Kur’an’ın başka bir dille okunabileceği ve bununla ibadet edilebileceği hakkında görüş belirtmişlerdir.’ Bu cevabı alır almaz, bütün kanımın, beynime dolduğunu hissettim. Bu adam, sade Allah kelâmının yok edilmesinden doğan küfürle iktifa etmiyor, dinin büyük şahsiyetlerine, mezhep sahiplerine, resmen ve açıkça iftira atıyordu. Kendisine şu cevabı verdim: ‘Sadece küfürle kalmıyor, bir de küfrünüze ortak arıyorsunuz. Kur’an’ın Allah kelâmı olduğuna inanan her fert, Allah kelâmının nazil olduğu lisan kalıbından ayrılmayacağını, ayrılacak olursa artık onun Allah kelâmı olmayacağını bir hamlede kavrayacak bir anlayışa sahiptir.” (Necip Fazıl, Hücum ve Polemik adlı eser)

Din Hayatın Merkezinde

O günün yöneticilerinin İslâm dinine bakışları bu şekildeydi ama, onlar bakışlarındaki çarpıklığın idrakinde değillerdi. Önce, dinin sahibi Allahü Teala idi ve o muhteşem dini kimse tahrip edemeyecekti: “Kur’an’ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.” (Hicr, 9) İkinci olarak, insandaki din duygusu ve inanma ihtiyacı fıtrîdir, insanın yapısında var olan bir ihtiyaçtır. Bunu yok saymak ve söküp atmak mümkün değildir.

Halkın dine olan ihtiyaç ve talepleri karşısında, İmam Hatip Okulları sözü, 3 Mart 1924’te çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nda da ismen yer almıştır. Bu sebeple, Mustafa Kemal’in de tasvibiyle 1923 - 1924 öğretim yılında 29 yerde İmam Hatip Okulları eğitim ve öğretime başlamıştır. Zamanın Millî Eğitim Bakanı Vasıf Çınar, bir yılın sonunda bu okullardan 5’ini kapatırken 2 ayrı yerde yeni İmam Hatip Okulu açmıştır.

1925 - 1926 öğretim yılında ise, “halk rağbet etmedi ve öğrenci bulunamadı” gerekçesiyle İstanbul ve Kütahya dışındaki okullar kapatılmıştır.  Halbuki, gerçek bunun tam tersine idi. Bu okullar açılır açılmaz halk İmam Hatip Okullarına teveccüh etmiş; fakat belli bir zihniyet bu okulların kapatılması için harekete geçmiştir. Bu hastalıklı zihniyet sebebiyle, 1929 - 1930 öğretim yılında İstanbul ve Kütahya’daki okullar da eğitimine son vermiştir. Gerçekte bu kapatma işlemi İmam Hatip Okulları isminin yer aldığı Tevhîd-i Tedrisat Kanunu’na aykırıdır. Ayrıca, inanç özgürlüğüne darbe vurduğu için de büyük bir suçtur.

Bu dönemde Süleyman Hilmi Tunahan, Said Nursi, Gönenli Mehmet Efendi gibi hocaefendiler, İslâm dini unutulmasın, diye büyük bir gayret gösterseler de, yöneticilerin takibatına uğramaları sebebiyle, o tarihte bu hizmetler geniş kitleler katında fazla etkili olmamıştır. Camide namaz kıldıracak hoca bulunamaz olmuş, hatta cenazeler bile İslâmî kurallarla defnedilemez duruma gelmiştir.

Türkiye çok partili siyasî hayata geçince, bu problemler seslendirilir duruma gelmiş; 7 Ekim 1951’de 7 İmam Hatip Okulu eğitim ve öğretime başlamıştır. Bu okullar, çeşitli engellere rağmen hâlâ eğitim ve öğretimlerini başarıyla sürdürmektedir.